Neden şimdi yazmak istedim bilmiyorum…akşam inmeye hazırlanırken ruhumun aynasına,belki de en çok bu saatte geçmiş bir zamana korkusuzca eğilebilmeyi umuyorum…
kimi yolculuklar başka şehirlere,başka dünyalara yapılmış gibi görünse de aslında insanın ta içine,derinine,yüzleşmekten korktuğu benliğine doğru yol alır…yol aldım karanlığıma…karanlık yüzüme…bir intihar şarkısıyla süslediğim çıldırışa doğru…yol…aldım…
dönüp bakmadım ardım’a giderken..ardım’da bana ait olmayan onca şeyi bir kez daha sahipsiz bıraktım…bir kez daha kanıtladım içimin ateşinde yitip gittiklerini…
belki de ilk kez o gün fark ettim boynumun üzerinde duran ağırlığın başım değil sorumluluk duygusu olduğunu…ve yolculuk boyunca o ağırlıkla yaptığım savaşta nasıl güçsüz düştüğümü…üstelik yenilmemişken bile kaybetmiştim! yenilmeden kaybetmiştim…ne tuhaf…
yol aldıkça kopuyordum ardım’dan…yol aldıkça beni oraya bağlayan ipler çözülüyordu…bir sancı gibi içime düşen anlık mutluluklarla iyice sönükleşiyordu görmek istemediklerim…ruhumun gözenekleri bir bahara uyanıyordu…yüz yıllık bir ferahlamayla gevşiyordum…artık düşünceler yok,düşler vardı…
geldim…
sesin,soluğun,suskunluğun…herşey…herşeyi bilincimin karanlık kumbarasına aldım…zaman geçtikçe değeri artacaktı biriktirdiklerimin…aldıklarımla hayatta güç bulurken,içimde ezilecek,küçülecek,korkaklaşacaktım…ve bunu nedense yine yokluğunda anlayacaktım…
yağmurla,karla,fırtınayla sınanmış duvarların ardından geliyordum sana…ve yalancı bir sesle karşında umutlu şarkılar söylüyordum…umutsuzluk kadar yakışıyordun içime…bir daha tekrarı olmayacağını bildiğim o sıcaklıkta kusursuz bir ölüm düşlüyordum kendime…hiç kimsenin yankısı olamayacak bir ölüm…sen öyle dünyadan aşırdığın sözcüklerle anlatmaya çalışırken avuçlarınla sayıkladığın o kör kuyuyu,ben sağır hesaplarımla masumiyetine diz çöküyordum…yüzündeki aydınlığı hayatıma çok görüyordum…bilmiyordun….
kurşunlardan önce zayıf suretleri vurmuş ve bir tramvay sesine vurulmuş çocuk bakışın….o bakışta gizlenmiş, öyküsü çok kanamalı bir adam…istesem sana anlatabilir miydim kimi sabaha bağlanmamış gecelerin yıkımını…? sana bazen hayatın yüreksizce söylenmesi gereken bir nakarat olduğunu…ve yüreksizken kimseyi kendin kadar sevemeyeceğini…bilebilir miydin bunu sen?
ya da orda,yanında,bakışında,avuçlarının arasında çocuk yüzümü tükettiğimi bilebilir miydin? sözlerimize bile sığmayacak bir ihtimalle orda,seninle,sonsuza dek hayatı sövmeye gönüllü olduğumu bilebilir miydin? bu sessiz hesaplarda içimi konuşturmaya çalıştıkça orda benden ayrı,benden uzak,bana yabancı bir sürü konuk ağırladığımı…bir sürü davetsiz konukla yüzümü bölüştüğümü ve herbir yüzde başka bir yurt olduğumu………….bilmezdin.bilemezdin…
çünkü seni özledikçe başıboş sözcüklerimi,gittikçe çoğalan kimliklerimi eğitmeyi öğrenmiştim…bütün bedenim,bütün ruhum seni çağırırken sessiz kalmayı öğrenmiştim…mutluluğun ‘yaşanan’ değil ‘hatırlanan’ olduğunu ben sana daha varmadan öğrenmiştim…ve bu öğrendiklerimle hissettiğimden başka biri olmaya da mahkum etmiştim kendimi.. kaybetme korkusunu bir mum yakarak sevimli kılmaya çalışmayı…sanırım öğretmiştin,törpülemiştin beni iyice…bir şekle sokmuştun artık dökülmeye,akmaya,geri çekilmeye hazır benliğimi…seni kaybetmeyecek kadar bir başkası olmayı…bana sen…..sen….
sana gelirken kendimi bir daha yaşanması mümkün olmayan bir hayata kilitlediğimi…anlarla sınırlandırılmış kalp atışlarımı….cehennemin dünyada yaşandığını….hiç….hiçbirini….hiçbir şeyi….bilmiyordun…
geri döndüğümde kendi ateşimde kavurduğum bir çöl bulacaktım ardım’da…bile bile çıkmamış mıydım bu yola? bile bile….bile bile…ve yazık ki eve geri dönmek diye birşey de vardı her şenliğin sonunda…çocukça bir arzuyla uzatmak istediğim o şenlik,hayatın gerçekleriyle bir kabusa dönüşüyordu yalnız kaldığımda..
evet…kimi yolculuklar gidişi dönüşe mecbur kılar…dönmemek üzere çıkılabilecek yolculuklara rastlamadım hiç…hele bir sevdaysa çağıran…bir aşk uzaktan ışık yakıyorsa….dönmek…kader oluyor galiba…ve kader dediğimiz şey umutsuz zamanların toplamı olunca sözcükler geri çekiliyor…
şimdi balkonda oturup çok uzaklara bakışlarımı diktiğim akşamın bu saatinde; biraz kırgın,biraz kabullenmiş,biraz hüzünlü bir çocukluğa veda ettiğimin farkındayım…çok uzaklardan belli belirsiz bir ses:’keder eş oldu yenemiyorum ah sensiz…baldan tatlı sözlerinle gül bana..’
şarkı bitiyor…şarkı da bitiyor..ellerim klavyede…parmaklarım ilan ediyor hayatımın geri kalan kısmının anlamını:
artık bir kadınım…her hücresinde ayrı bir sır taşıyan…
Advertisement 300 X 250
10 Ağustos 2009 Pazartesi
Hüzünlü Çay
sen yalnız adamsın
demlediğin çayda önce
ruhun demlenir
hüznün
yüreğin..
yalnızlığın
sonra çayın..
sonra bir başına müzik eşliğinde içersin hüznünü..
tarihin derinliklerine gömülmüş yüzün
kefilsiz bir yaşanmışlık seninki si..
külfeti ağır..
her parçanı bir devirde bırakmışsın
milattan önce başlamış hikayen..
yalnızsın sen
gülersen tek kişilik bir sevinç olur bu
ağlarsan da..
tekil sevinçlerin var cebinde
ellerinde papatya kokusu umutlar..
gözlerin kocamam zaman zaman
kalmaktan çok gitmeye alışmışsın
Mardin de mi bıraktın çocukluğunu
oysa annenin dizlerinde kaldı yüzün..
oyuncakların kömürlükte
papatya toplar ellerin
gözlerin ateşböceği arar..
kırılganlık var sende
güçlendikçe kırılıyorsun
özlüyorsun birşeyleri..
annen kokuyor bazen kadınlar,,,,,,,
sonra istanbul sokakları memleketin..
düşerini sattırıyorlar
çocukluğunu..
papatyaları..
yalnızlığını sonra
bu yalnızlık senin!
sen tek kişilk demlenirsin hüzünlendiğinde
annen belirir yanında başın ellerinin altında…
nazlı oğlan çocuğu oluverirsin..
demlediğin çayda önce
ruhun demlenir
hüznün
yüreğin..
yalnızlığın
sonra çayın..
sonra bir başına müzik eşliğinde içersin hüznünü..
tarihin derinliklerine gömülmüş yüzün
kefilsiz bir yaşanmışlık seninki si..
külfeti ağır..
her parçanı bir devirde bırakmışsın
milattan önce başlamış hikayen..
yalnızsın sen
gülersen tek kişilik bir sevinç olur bu
ağlarsan da..
tekil sevinçlerin var cebinde
ellerinde papatya kokusu umutlar..
gözlerin kocamam zaman zaman
kalmaktan çok gitmeye alışmışsın
Mardin de mi bıraktın çocukluğunu
oysa annenin dizlerinde kaldı yüzün..
oyuncakların kömürlükte
papatya toplar ellerin
gözlerin ateşböceği arar..
kırılganlık var sende
güçlendikçe kırılıyorsun
özlüyorsun birşeyleri..
annen kokuyor bazen kadınlar,,,,,,,
sonra istanbul sokakları memleketin..
düşerini sattırıyorlar
çocukluğunu..
papatyaları..
yalnızlığını sonra
bu yalnızlık senin!
sen tek kişilk demlenirsin hüzünlendiğinde
annen belirir yanında başın ellerinin altında…
nazlı oğlan çocuğu oluverirsin..
İran ile Holywood arasında bir “Ay Perisi”
Golshifteh Farahani İran’da en çok tanınan aktristlerden. Bu aralar başı dertte, Hollywood
yapımı ‘Body of Lies’ filmindeki rolü, ülkesinin yönetimiyle arasını açtı, yurtdışına çıkışı
yasaklandı… Bir El Kaide üyesiyle aşk yaşayan hemşireyi canlandırdığı filmin bir
sahnesinde başı açıktı!Bahman Ghobadi’nin “Yarım Ay” (Niwemang) filminin otobüsün tepesinden inen ay perisi, “Santoori” filminin Haniye’si, Armut Ağacı (Derakht-e Golabi) filminin
Mim’i, “Zamaneh”, “Boutique” , “Mim Mesle Madar” filmlerinin başarılı kadın oyuncusu…
İran’da en çok tanınan aktrist…
Son rol aldığı Hollywood yapımı “Body of Lies” (Yalanların
Gövdesi) ülkesinin yönetimiyle arasını açtı ve Golshifteh Farahani’nin yurtdışına çıkışı
yasaklandı…Farahani 14 yaşında rol aldığı Dariush Mehrjui’nin “Armut Ağacı” filmiyle Fajr Film
Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandığında İran’ın ve dünyanın yeni ve başarılı
bir oyuncu ile karşı karşıya olduğunun ilk sinyallerini verdi. 1983 doğumlu genç oyuncu ünlü
tiyatro yönetmeni ve oyuncu Behzad Farahani’nin kızı. Yani oyunculuğu ve başarısı hiç de
tesadüf değil. Üstelik kız kardeşi Shaghayegh Farahani de İran’ın tanınan oyuncularından
biri. Golshifteh beş yaşından on iki yaşına kadar piyano ve müzik eğitimi aldı, sonra da
Vienna Konservatuarı’na girdi. Oyunculuğa hiç ara vermedi. Aralarında yine Mehrjui’nin
yönetmenliğini yaptığı “Santoori”nin de bulunduğu 18 uzun metraj filmde oynadı. “Boutique”
filmindeki rolüyle 26. Nantes Three Continents Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü de
dahil toplam dokuz ödül kazandı. Farahani, Tahran’da çevre aktivisti olarak çalışmalar
yapıyor, ayrıca “Verem’le Mücadele” vakfının elçisi.
Farahani’yi yurtdışı yasağına götüren süreç, Aisha adlı karakteri canlandırdığı “Body of
Lies” (Yalanların Gövdesi) filminde rol almasıyla başladı. Ünlü İngiliz yönetmen Ridley
Scott’un yönettiği film, David İgnatius’un aynı adlı romanından uyarlandı. Kitap, bir CIA
ajanının üst rütbeli El Kaide’li terörist avına çıkması üzerine kurulu. Farahani’nin
başrolleri Leonardo DiCaprio, Russell Crowe ve William Monahan ile paylaştığı filmin çekimi
Washington, Avrupa, Fas ve Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde yapıldı. Romanın senaryoya
uyarlanmasında Golshifteh için özellikle birkaç değişiklik yapıldı. Oyuncunun İran’daki
kariyeri zedelenmesin diye öngörülen bu değişikliklerin en önemlisi Aisha (Ayşe) diye bir
hemşirenin senaryoya dâhil edilmesi. Aynı karakterin romandaki ismi ise Alice.
Filmin bel kemiğini ise Farahani’nin canlandırdığı Aisha karakterine, bir El Kaide üyesinin
âşık olması. Oyuncunun başını ağrıtan da işte bu aşk. Film fragmanı internete düşünce, detay
meraklıları bu aşkın izini sürerken, Farahani’nin saç teline kadar uzanmış olmalılar ki,
oyuncunun fragmanda görüldüğü iki sahneden birinde başının örtülü, diğerinde örtüsüz olması
İran’ın gündemine yerleşiverdi. Aynı bilgi kaynağına, yani internetten edinilen bilgiye
göre, oyuncu sözleşmesine başörtüsü ve peruk şartı koymuştu… Eğer İran hükümeti havaalanında çıkışını engellemeseydi, büyük ihtimal film şirketiyle bu konuyu konuşmaya gidiyordu… Üstelik filmdeki tek İranlı da o değildi. İmdb.com adresine göre “Body of Lies”ın iki İranlı oyuncusu daha vardı, Bijan Doneshmand ve Janan Ferdowsi. Ancak onlar İran kökenli Amerikan vatandaşıydılar, bu yüzden başlarının açık ya da kapalı olması önemli değildi, oynadıkları rollerin bir siyasi gerilim yaratması imkânsız gibiydi… Eğer bir yaptırım, bir ceza
gerekiyorsa, bu İran’da yaşayan ve Hollywood filmlerinde oynayan tek kişi olan Farahani’yi
hedefine almalıydı.
Peki oyuncu bu cezayı hak ediyor muydu? Filmin hikâyesi ve Farahani’nin rolünün de etkisi
büyük elbette, ama asıl mesele İran’ın her geçen gün küreselleşen/Hollywood’laşan sinemaya
karşı bir tedbir olarak yasakları kullanması… Bu filmden sonra Hollywood sinemasından
gelen teklifler azalmasa da, ret edişlerin artacağını, İran’ın, hiç olmazsa sinemasının
Batı’ya doğru evrilişinin zayıflayacağını tahmin etmek zor değil.
Evet, Farahani, yurtdışı yasağını havaalanında öğrendi. Aynı durumu İranlı yazar-gazeteci
Parvin Ardalan 2007’de Olof Palme ödülünü almak için İsveç’e giderken uçaktan indirilip,
pasaportuna el konulduğunda yaşamıştı. Ardalan suçu ise kadın haklarının ihlallerine ilişkin
aldığı tutumdu.
Haber ajansları Farahani’nin ülkesinin dışına çıkışının yasaklanmasını duyururken İran
Kültür Bakanlığı ünlü oyuncuların yabancı filmlerde oynamak için bakanlıktan özel izin
almaları gerektiğini açıkladı. Bu bir son an kararıydı, yazılı bir yasası yoktu… Tıpkı,
sansürün ve film yasaklamalarının bir yasası olmadığı gibi…
İran’da bu olup bitenler akla Batı’nın aklı selim bir yerde durduğunu getirmemeli.
Hollywood’un Ortadoğu konusundaki ikiyüzlülüğü bugüne ilişkin bir sorun değil. Hollywood
sinemasının aralarında Jafar Panahi’nin de bulunduğu İranlı sanatçıları havaalanında
saatlerce bekletmesi zihinlerdeki yerini hâlâ koruyor…
Bu son olaya iki ülke arasında çatışmanın, çekişmenin devamı gözüyle de bakılabilir. Nedeni
ne olursa olsun, ortada tek bir sonuç var: Golshifteh Farahani’nin tarihteki yeri bundan
böyle “sansürün” bir sembolü olmasıdır!
Farahani’nin yurtdışı yasağına yorumlar
astrofungallfection: Büyük bir yetenek için Hollywood, zaman boşa harcamaktan başka bir şey
değil
Memo Yılmaz: Şeriatın gerçek yüzü ve bu çağda sanata bakışı.
Heresiarch: Umarım dışarı çıkar ve hiç dönmez!
Elham: Ortadoğu’dan böyle oyuncuların Hollywood’da oynaması kültürel engellerin aşılmasına
yardımcı olacak ve siyasi gerginliği yumuşatacaktır.
Manzarpours: Bu bir insan hakları konusudur, sansüre uğramamalı…
Mona: Bu çok kötü. Onun için büyük bir şans ve kimse bu hakkı elinden alamaz.
Noushabeh Amiri (gazeteci, sinema eleştirmeni): Genç sanatçımızın başına gelen toplumun
genel durumunun yakın çekimidir. Dünyanın herhangi bir yerinde olsaydınız, her ne kadar dar
görüşlü olsanız bile, kendi gençlerinize en iyi mevkilere varmaları için yardım ederdiniz.
Hollywood’daki İranlılar
Hollywood’da en tanınmış İranlı oyuncular Shahreh Aghdashaloo (sağda) ve Hamuyoh Ershadi.
Farahani’den önce Aghdashaloo İranlı Amerikan vatandaşı olarak bu tabuyu kırdı. Aghdashloo
ünlü yönetmen Abbas Kiarostami’nin Gozaresh filminde oynayarak oyunculuk hayatına başladı.
İran’da birçok filmde oynadı, 1979’da, İran devriminde önce İngiltere’ye, sonra Amerika’ya
yerleşti. Hollywood’da çok sayıda sinema filmi ve dizide rol aldı. Bilinen filmlerinden Ben
Kingsley’le birlikte rol aldıkları “Sisler Evi”nde ailesiyle sürgünde yaşayan İranlı bir
kadını canlandırıyordu. Hollywood’daki bir diğer İranlı Humayouh Ershadi. Ershadi,
oyunculuğunu Abbas Kiarostami’nin “Kirazın Tadı” filmiyle ispatladı. Daha sonra Marc Forster
yönetimindeki “The Kite Runner” filminde rol aldı. Filmde Rus istilasından sonra Amerika’ya
yerleşen Afganlı bir ailenin çocuğu Amir’i canlandırıyordu. Humayoun ayrıca önümüzdeki yıl
vizyona girecek olan Alejandro Amenabar’ın yönettiği “Agora” filminde rol aldı.
müjde arslan
yapımı ‘Body of Lies’ filmindeki rolü, ülkesinin yönetimiyle arasını açtı, yurtdışına çıkışı
yasaklandı… Bir El Kaide üyesiyle aşk yaşayan hemşireyi canlandırdığı filmin bir
sahnesinde başı açıktı!Bahman Ghobadi’nin “Yarım Ay” (Niwemang) filminin otobüsün tepesinden inen ay perisi, “Santoori” filminin Haniye’si, Armut Ağacı (Derakht-e Golabi) filminin
Mim’i, “Zamaneh”, “Boutique” , “Mim Mesle Madar” filmlerinin başarılı kadın oyuncusu…
İran’da en çok tanınan aktrist…
Son rol aldığı Hollywood yapımı “Body of Lies” (Yalanların
Gövdesi) ülkesinin yönetimiyle arasını açtı ve Golshifteh Farahani’nin yurtdışına çıkışı
yasaklandı…Farahani 14 yaşında rol aldığı Dariush Mehrjui’nin “Armut Ağacı” filmiyle Fajr Film
Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandığında İran’ın ve dünyanın yeni ve başarılı
bir oyuncu ile karşı karşıya olduğunun ilk sinyallerini verdi. 1983 doğumlu genç oyuncu ünlü
tiyatro yönetmeni ve oyuncu Behzad Farahani’nin kızı. Yani oyunculuğu ve başarısı hiç de
tesadüf değil. Üstelik kız kardeşi Shaghayegh Farahani de İran’ın tanınan oyuncularından
biri. Golshifteh beş yaşından on iki yaşına kadar piyano ve müzik eğitimi aldı, sonra da
Vienna Konservatuarı’na girdi. Oyunculuğa hiç ara vermedi. Aralarında yine Mehrjui’nin
yönetmenliğini yaptığı “Santoori”nin de bulunduğu 18 uzun metraj filmde oynadı. “Boutique”
filmindeki rolüyle 26. Nantes Three Continents Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü de
dahil toplam dokuz ödül kazandı. Farahani, Tahran’da çevre aktivisti olarak çalışmalar
yapıyor, ayrıca “Verem’le Mücadele” vakfının elçisi.
Farahani’yi yurtdışı yasağına götüren süreç, Aisha adlı karakteri canlandırdığı “Body of
Lies” (Yalanların Gövdesi) filminde rol almasıyla başladı. Ünlü İngiliz yönetmen Ridley
Scott’un yönettiği film, David İgnatius’un aynı adlı romanından uyarlandı. Kitap, bir CIA
ajanının üst rütbeli El Kaide’li terörist avına çıkması üzerine kurulu. Farahani’nin
başrolleri Leonardo DiCaprio, Russell Crowe ve William Monahan ile paylaştığı filmin çekimi
Washington, Avrupa, Fas ve Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde yapıldı. Romanın senaryoya
uyarlanmasında Golshifteh için özellikle birkaç değişiklik yapıldı. Oyuncunun İran’daki
kariyeri zedelenmesin diye öngörülen bu değişikliklerin en önemlisi Aisha (Ayşe) diye bir
hemşirenin senaryoya dâhil edilmesi. Aynı karakterin romandaki ismi ise Alice.
Filmin bel kemiğini ise Farahani’nin canlandırdığı Aisha karakterine, bir El Kaide üyesinin
âşık olması. Oyuncunun başını ağrıtan da işte bu aşk. Film fragmanı internete düşünce, detay
meraklıları bu aşkın izini sürerken, Farahani’nin saç teline kadar uzanmış olmalılar ki,
oyuncunun fragmanda görüldüğü iki sahneden birinde başının örtülü, diğerinde örtüsüz olması
İran’ın gündemine yerleşiverdi. Aynı bilgi kaynağına, yani internetten edinilen bilgiye
göre, oyuncu sözleşmesine başörtüsü ve peruk şartı koymuştu… Eğer İran hükümeti havaalanında çıkışını engellemeseydi, büyük ihtimal film şirketiyle bu konuyu konuşmaya gidiyordu… Üstelik filmdeki tek İranlı da o değildi. İmdb.com adresine göre “Body of Lies”ın iki İranlı oyuncusu daha vardı, Bijan Doneshmand ve Janan Ferdowsi. Ancak onlar İran kökenli Amerikan vatandaşıydılar, bu yüzden başlarının açık ya da kapalı olması önemli değildi, oynadıkları rollerin bir siyasi gerilim yaratması imkânsız gibiydi… Eğer bir yaptırım, bir ceza
gerekiyorsa, bu İran’da yaşayan ve Hollywood filmlerinde oynayan tek kişi olan Farahani’yi
hedefine almalıydı.
Peki oyuncu bu cezayı hak ediyor muydu? Filmin hikâyesi ve Farahani’nin rolünün de etkisi
büyük elbette, ama asıl mesele İran’ın her geçen gün küreselleşen/Hollywood’laşan sinemaya
karşı bir tedbir olarak yasakları kullanması… Bu filmden sonra Hollywood sinemasından
gelen teklifler azalmasa da, ret edişlerin artacağını, İran’ın, hiç olmazsa sinemasının
Batı’ya doğru evrilişinin zayıflayacağını tahmin etmek zor değil.
Evet, Farahani, yurtdışı yasağını havaalanında öğrendi. Aynı durumu İranlı yazar-gazeteci
Parvin Ardalan 2007’de Olof Palme ödülünü almak için İsveç’e giderken uçaktan indirilip,
pasaportuna el konulduğunda yaşamıştı. Ardalan suçu ise kadın haklarının ihlallerine ilişkin
aldığı tutumdu.
Haber ajansları Farahani’nin ülkesinin dışına çıkışının yasaklanmasını duyururken İran
Kültür Bakanlığı ünlü oyuncuların yabancı filmlerde oynamak için bakanlıktan özel izin
almaları gerektiğini açıkladı. Bu bir son an kararıydı, yazılı bir yasası yoktu… Tıpkı,
sansürün ve film yasaklamalarının bir yasası olmadığı gibi…
İran’da bu olup bitenler akla Batı’nın aklı selim bir yerde durduğunu getirmemeli.
Hollywood’un Ortadoğu konusundaki ikiyüzlülüğü bugüne ilişkin bir sorun değil. Hollywood
sinemasının aralarında Jafar Panahi’nin de bulunduğu İranlı sanatçıları havaalanında
saatlerce bekletmesi zihinlerdeki yerini hâlâ koruyor…
Bu son olaya iki ülke arasında çatışmanın, çekişmenin devamı gözüyle de bakılabilir. Nedeni
ne olursa olsun, ortada tek bir sonuç var: Golshifteh Farahani’nin tarihteki yeri bundan
böyle “sansürün” bir sembolü olmasıdır!
Farahani’nin yurtdışı yasağına yorumlar
astrofungallfection: Büyük bir yetenek için Hollywood, zaman boşa harcamaktan başka bir şey
değil
Memo Yılmaz: Şeriatın gerçek yüzü ve bu çağda sanata bakışı.
Heresiarch: Umarım dışarı çıkar ve hiç dönmez!
Elham: Ortadoğu’dan böyle oyuncuların Hollywood’da oynaması kültürel engellerin aşılmasına
yardımcı olacak ve siyasi gerginliği yumuşatacaktır.
Manzarpours: Bu bir insan hakları konusudur, sansüre uğramamalı…
Mona: Bu çok kötü. Onun için büyük bir şans ve kimse bu hakkı elinden alamaz.
Noushabeh Amiri (gazeteci, sinema eleştirmeni): Genç sanatçımızın başına gelen toplumun
genel durumunun yakın çekimidir. Dünyanın herhangi bir yerinde olsaydınız, her ne kadar dar
görüşlü olsanız bile, kendi gençlerinize en iyi mevkilere varmaları için yardım ederdiniz.
Hollywood’daki İranlılar
Hollywood’da en tanınmış İranlı oyuncular Shahreh Aghdashaloo (sağda) ve Hamuyoh Ershadi.
Farahani’den önce Aghdashaloo İranlı Amerikan vatandaşı olarak bu tabuyu kırdı. Aghdashloo
ünlü yönetmen Abbas Kiarostami’nin Gozaresh filminde oynayarak oyunculuk hayatına başladı.
İran’da birçok filmde oynadı, 1979’da, İran devriminde önce İngiltere’ye, sonra Amerika’ya
yerleşti. Hollywood’da çok sayıda sinema filmi ve dizide rol aldı. Bilinen filmlerinden Ben
Kingsley’le birlikte rol aldıkları “Sisler Evi”nde ailesiyle sürgünde yaşayan İranlı bir
kadını canlandırıyordu. Hollywood’daki bir diğer İranlı Humayouh Ershadi. Ershadi,
oyunculuğunu Abbas Kiarostami’nin “Kirazın Tadı” filmiyle ispatladı. Daha sonra Marc Forster
yönetimindeki “The Kite Runner” filminde rol aldı. Filmde Rus istilasından sonra Amerika’ya
yerleşen Afganlı bir ailenin çocuğu Amir’i canlandırıyordu. Humayoun ayrıca önümüzdeki yıl
vizyona girecek olan Alejandro Amenabar’ın yönettiği “Agora” filminde rol aldı.
müjde arslan
Adım Fereç,hepinizin anasını …
Bilirsiniz bizim oralarda devletin sıcaklığını ancak askerle
hissedersiniz. O da yüzünüze inen tokadın, kıçınıza atılan tekmenin
oluşturduğu sıcaklıktır yani yanlış anlaşılmasın.
Herhangi bi jandarma eri bile köylüye hükmedebilir onu süründürebilir.
Böyle bir ortam düşünün. Tüm köylünün köy meydanında sıraya dizilmesi
sıradan olay köylü için.
Neyse. bi adli vaka olmuş. Yüzbaşı gelmiş köye. Köylünün hepsini
dizmiş karşına tabi. İçlerinden yaşlı bi amcanın yanına
yaklaşmış. Bişeyler sormuş bakmış amca Türkçe bilmiyor. Bir tane
tercümanlık yapacak köylü bulmuşlar.
Yüzbaşı tercümana demiş ” şuna söyle benim sorduklarıma doğru cevap
vereceğine yemin etsin”. Tercüman söylemiş.
Amca: Ez sond dixwim. ezê bersiva rast bidim GOTinê yüzbaşi demiş.
Yüzbaşı çıldırmış haliyle “ulannn bu it oğlu it ne götümü mötümü
karıştırıyor ulann…”
türkçesi: yüzbaşının sözlerine doğru cevap vereceğime yemin
ederim. gotin Kürtçe’de söz anlamındadır.
daha sonra köylülere ne oldu bilmiyorum.:)
Bir başka olay:
pkk’nin yeni yeni çıktığı zamanlar. Asker Mardin civarında dağda
geziyor. dağda 2 tane çoban var. biri hikayemizin kahramanı fereç. bu
zavallı bi tek türkçe kelime biliyor: EVET. başka kelime bilmiyor.
Asker düz bi yerde yürürken bu iki çoban tepelik yerde hayvanları
otlatıyor. öteki çoban bakıyor askerler geçiyor.askerlere doğru:”
Heyyy asker. Benim adım Fereç. hepinizin anasını s.keyimmm” diye
bağırıyor hem de 3 defa. Zavallı Fereç anlamıyor tabi ne oldu ne
bitti. O işine devam ediyorken diğeri de kaçıyor.
Tabi askerlerde bunların peşine veriyor. Hem PKK li olabilir hem de
küfür etmişler askere…
Tepeye varıyor asker. Bakıyor Fereç orda. Yaklaşıyor yanına
asker: Fereç sen misin ulannn?
Fereç: EVET.
Asker: sen mi bizim anamızı s.keceksin lan?
Fereç: EVET.
Tabi asker bunu duyunca fırttırıyor. Asker dediysem tek bir asker değil
yani dolaşan takımın hepsi. Bunlar zavallı Fereç’i dövmeye
başlıyorlar. Sorgusuz, sualsiz. Döverken de küfür ediyorlar tabi… Fereç
de küfürlere cevap veriyor: EVET.
En sonunda bi asker “Komutanım bu evetten başka bi kelime bilmiyor
herhalde” diyor. Komutan bi kaç şey daha soruyor bakıyor ki ne deseler
evet diyor. Civar köylerden birini bulup getiriyorlar. Olayın iç
yüzünü anlıyorlar. Fereç de yediği dayakla kalıyor.
hissedersiniz. O da yüzünüze inen tokadın, kıçınıza atılan tekmenin
oluşturduğu sıcaklıktır yani yanlış anlaşılmasın.
Herhangi bi jandarma eri bile köylüye hükmedebilir onu süründürebilir.
Böyle bir ortam düşünün. Tüm köylünün köy meydanında sıraya dizilmesi
sıradan olay köylü için.
Neyse. bi adli vaka olmuş. Yüzbaşı gelmiş köye. Köylünün hepsini
dizmiş karşına tabi. İçlerinden yaşlı bi amcanın yanına
yaklaşmış. Bişeyler sormuş bakmış amca Türkçe bilmiyor. Bir tane
tercümanlık yapacak köylü bulmuşlar.
Yüzbaşı tercümana demiş ” şuna söyle benim sorduklarıma doğru cevap
vereceğine yemin etsin”. Tercüman söylemiş.
Amca: Ez sond dixwim. ezê bersiva rast bidim GOTinê yüzbaşi demiş.
Yüzbaşı çıldırmış haliyle “ulannn bu it oğlu it ne götümü mötümü
karıştırıyor ulann…”
türkçesi: yüzbaşının sözlerine doğru cevap vereceğime yemin
ederim. gotin Kürtçe’de söz anlamındadır.
daha sonra köylülere ne oldu bilmiyorum.:)
Bir başka olay:
pkk’nin yeni yeni çıktığı zamanlar. Asker Mardin civarında dağda
geziyor. dağda 2 tane çoban var. biri hikayemizin kahramanı fereç. bu
zavallı bi tek türkçe kelime biliyor: EVET. başka kelime bilmiyor.
Asker düz bi yerde yürürken bu iki çoban tepelik yerde hayvanları
otlatıyor. öteki çoban bakıyor askerler geçiyor.askerlere doğru:”
Heyyy asker. Benim adım Fereç. hepinizin anasını s.keyimmm” diye
bağırıyor hem de 3 defa. Zavallı Fereç anlamıyor tabi ne oldu ne
bitti. O işine devam ediyorken diğeri de kaçıyor.
Tabi askerlerde bunların peşine veriyor. Hem PKK li olabilir hem de
küfür etmişler askere…
Tepeye varıyor asker. Bakıyor Fereç orda. Yaklaşıyor yanına
asker: Fereç sen misin ulannn?
Fereç: EVET.
Asker: sen mi bizim anamızı s.keceksin lan?
Fereç: EVET.
Tabi asker bunu duyunca fırttırıyor. Asker dediysem tek bir asker değil
yani dolaşan takımın hepsi. Bunlar zavallı Fereç’i dövmeye
başlıyorlar. Sorgusuz, sualsiz. Döverken de küfür ediyorlar tabi… Fereç
de küfürlere cevap veriyor: EVET.
En sonunda bi asker “Komutanım bu evetten başka bi kelime bilmiyor
herhalde” diyor. Komutan bi kaç şey daha soruyor bakıyor ki ne deseler
evet diyor. Civar köylerden birini bulup getiriyorlar. Olayın iç
yüzünü anlıyorlar. Fereç de yediği dayakla kalıyor.
Kuoban Ensemble
Geleneksel İran müziğinin, Kürt mutfağından çıkma mukemmel bir grup ve sesler topluluğudur Kouban Ensemble..
40 Arbane ile ritim tutma bu grubun en farklı özelliği..Disiplin içinde çalgı aletleri ile müzik yapan grubun bir diğer özelliği de folklor ekibi ile çalışıyor olması.Araştırabildiğim kadarı ile bunu “geleneksel yapıyı olabildiğince sahnede yansıtma” amacı ile yapıyorlar.Kadın erkek sayısı hemen hemen eşit ve sahnenin ön tarafında elinde davul ile orkestraya eşlik edenin de kadın olması güzel bir ayrıntı.Erkek ile özdeşleşen davulun bir kadına teslimiyetide kanımca bilinçli yapılmış..Bunun yanında doğu enstrumanlarının pek çoğunu kullanıyorlar sahnede..
Tipik İran müziğinin kürtvari formunu ve seslerini orkestra stili ile veren bu grubu beğeneceğinizi umuyorum..
Tipik İran müziğinin kürtvari formunu ve seslerini orkestra stili ile veren bu grubu beğeneceğinizi umuyorum..
Videolar aşağıda..
40 Arbane ile ritim tutma bu grubun en farklı özelliği..Disiplin içinde çalgı aletleri ile müzik yapan grubun bir diğer özelliği de folklor ekibi ile çalışıyor olması.Araştırabildiğim kadarı ile bunu “geleneksel yapıyı olabildiğince sahnede yansıtma” amacı ile yapıyorlar.Kadın erkek sayısı hemen hemen eşit ve sahnenin ön tarafında elinde davul ile orkestraya eşlik edenin de kadın olması güzel bir ayrıntı.Erkek ile özdeşleşen davulun bir kadına teslimiyetide kanımca bilinçli yapılmış..Bunun yanında doğu enstrumanlarının pek çoğunu kullanıyorlar sahnede..
Tipik İran müziğinin kürtvari formunu ve seslerini orkestra stili ile veren bu grubu beğeneceğinizi umuyorum..
Tipik İran müziğinin kürtvari formunu ve seslerini orkestra stili ile veren bu grubu beğeneceğinizi umuyorum..
Videolar aşağıda..
İfade yöntemlerinin değişimi ve dışavurum
Yaklaşık beş gün önce aslında bayağı bi direndiğim, girmeye hiç niyetli olmadığım ama öyle ya da böyle bu kervana dahil olduğum facebook ailesiyle bağımı kopardım.Yine yaklaşık 2 ay süren facebook maceram sonucunda gördüklerim veya bu sosyal siteden alabildiklerim bir iki grubun paylaştığı bilgiler dışında hemen hemen sıfırdı. Yapılanlar sadece üyelerin Freud’un toplum ya da kitle psikolojisinde açıklık getirdiği ben kavramı ile ulaşılmak başarılmak istenen ben arasındaki çabalar ya da boşluğu kapatılmak istenen uçurumlardı. Tabi ki de bu ulaşılmak istenen “ben” kavramının gereksellikleri kitle iletişimi üzerinden yapılıyor ve biz üyeler de merakla acaba” neydi ne oldu” yu gözlemliyorduk. Nihayetinde bu oyunu bir süre sonra izlemekten sıkıldım ve bıraktım. Çıkış noktamız her ne kadar bu olsa da esas anlatmak istediğim şeyin sadece ayak kısmını oluşturuyor.
İnsanların her zaman uğraştıkları bir şey elinden alındığında nasıl tepki verdiklerini uzunca bir süre gözlemleme fırsatı buldum. Örneğin bir çocuğun elinden oyuncağı veya dondurması alınınca zırlıyor, genç bir çocuğun elinden topu alındığında evebeynlerine küsüyor, onlara eğer bunu elimden alırsanız bu tepkileri de göğüslemelisiniz anlamında oldukça can sıkıcı ve evebeynlerin dayanmakta zorlanacağı ayrıca evebeynlerinin bu sorunu aşabilmeleri için oldukça dirençli davranmaları gereken hareketler sergiliyor, yetişkin bir insan ise internetinin veya onu oyalayan şey ne ise elinden alındığında bunun kendisinde psikolojik sorunlarla yol açtığını ve bunlarla başa çıkması gerektiğini ama nasıl yapacağını bilmediğini söylüyor ki bu en vurucu nokta olsa gerek ya da insan dediğimiz sosyalliğini artık kablolu veya kablosuz katlar üzerinden tatmin eden yaratığın son numarası. Eskiden sevgilisinden ayrılmanın zorluğu yerine şimdilerde www(world wide web) ile başlayan internet portallarından ayrılma zorluğu geçti.
Sık sık ve az sıklıkla görmüş olanlarınız vardır bir internet portalından ayrılınca bunu dramatize etmekte abartıya kaçanları. Haklıdırlar aslında çünkü zamanlarının çoğunu ne aile ne de sevgili ile geçirmişlerdir tabi dolayısıyla çok zaman geçirmek aynı zamanda bağımlılığın göstergesi veya ilgilendiği, zaman geçirdiği uğraşının onda terk edilince yapacağı sarsıntıyı düşünerek bu tepkiyi olağandışı görmemek gerekiyor. Bu mecra kendini doyum noktasında ileriye götüreceği, elektrik, internet bağlantısı ve bilgisayar dediğimiz araçlar onu terk etmeyinceye kadar her şey yolundadır. Bizim anormal diye tanımladığımız eylem, sosyal paylaşım sitelerindeki kullanıcıların oldukları “ben”den çok çok uzaklara gitme çabası bizim de anormalliğimiz bu çabayı irdelemek. Asosyalliğin gerçek tanımı aslında, kişinin kendini yalnız hissetmeyeceği uğraşlar, düşünceler edinmek, onlara bilgi katmak veya imge dünyasını zenginleştirmek gibi liste şeklinde uzayan, anlattıkça içi açılan, nar’ımsı zenginlikteki şeylerden yoksun olmasıdır. Genel anlamıyla insanın bireyler arasında olması, onlarla toplumsal nefes alışverişi içerisinde olması ile tanımlanan sosyalliğin tersi olan asosyallikten değil, kendi kendine yetemeyen sosyalliğin eksikliklerinin neye yol açtığı vurgusunu yapmak gerekiyor tam da bu noktada. Yeterince kendini ifade edemediğini düşünen insan yine internette yer bulan photoshop’un, youtube’nin, facebook gruplarının ve benzeri programlarının da verdiği ivme ile kendini bize arzı endam ediyor. Abuk sabuk, ekranda görünme dışında hiçbir yararlılığı olmayan bu gruplarla aidiyet hissine his katıyor ve aslında tüm bu listeler uzayıp gidince aslında ben yalnız değilim sonucuna varıyor, yada karşısındaki herhangi bir kullanıcıya veya kullanıcılara döngü-dolaysız vermek istiyor. Peki ama tüm bunların düşünce gücünüzü, imge dünyanızı kısırlaştırdığını veya algılarınızda hataya sebebiyet verdiğinin farkında mısınız?
Taş-tunç devrinden çok sonra ve post modern çağdan az öncesi arasında kalan zaman diliminde insanlar kendilerini ürettikleri resimler, müzikler, yazdıkları yazılar, şiirlerle ifade ediyorlarlardı ve bu ifade yolunda üretilen Beethoven in “7.senfoni”si, Picasso nun “guernica” sı, ve Dostoyevski nin “suç ve cezası” karşısında güncel ifade şekli olan kısa(ifadesiz) ve kablosuz kısır ifade şekillerinin arasında hayli düşündürücü bir boşluk var. Bu yalnızlık fobisi destekli, kendini ifade etme sanatsalsızlığıyla verilen çabaların biraz daha yaratım yoluna gitmesinin yanında olumsuz anlamda insani-reklamların, dışa vurumların da biraz daha seyir zevki uyandırması dileğiyle.
…
İnsanların her zaman uğraştıkları bir şey elinden alındığında nasıl tepki verdiklerini uzunca bir süre gözlemleme fırsatı buldum. Örneğin bir çocuğun elinden oyuncağı veya dondurması alınınca zırlıyor, genç bir çocuğun elinden topu alındığında evebeynlerine küsüyor, onlara eğer bunu elimden alırsanız bu tepkileri de göğüslemelisiniz anlamında oldukça can sıkıcı ve evebeynlerin dayanmakta zorlanacağı ayrıca evebeynlerinin bu sorunu aşabilmeleri için oldukça dirençli davranmaları gereken hareketler sergiliyor, yetişkin bir insan ise internetinin veya onu oyalayan şey ne ise elinden alındığında bunun kendisinde psikolojik sorunlarla yol açtığını ve bunlarla başa çıkması gerektiğini ama nasıl yapacağını bilmediğini söylüyor ki bu en vurucu nokta olsa gerek ya da insan dediğimiz sosyalliğini artık kablolu veya kablosuz katlar üzerinden tatmin eden yaratığın son numarası. Eskiden sevgilisinden ayrılmanın zorluğu yerine şimdilerde www(world wide web) ile başlayan internet portallarından ayrılma zorluğu geçti.
Sık sık ve az sıklıkla görmüş olanlarınız vardır bir internet portalından ayrılınca bunu dramatize etmekte abartıya kaçanları. Haklıdırlar aslında çünkü zamanlarının çoğunu ne aile ne de sevgili ile geçirmişlerdir tabi dolayısıyla çok zaman geçirmek aynı zamanda bağımlılığın göstergesi veya ilgilendiği, zaman geçirdiği uğraşının onda terk edilince yapacağı sarsıntıyı düşünerek bu tepkiyi olağandışı görmemek gerekiyor. Bu mecra kendini doyum noktasında ileriye götüreceği, elektrik, internet bağlantısı ve bilgisayar dediğimiz araçlar onu terk etmeyinceye kadar her şey yolundadır. Bizim anormal diye tanımladığımız eylem, sosyal paylaşım sitelerindeki kullanıcıların oldukları “ben”den çok çok uzaklara gitme çabası bizim de anormalliğimiz bu çabayı irdelemek. Asosyalliğin gerçek tanımı aslında, kişinin kendini yalnız hissetmeyeceği uğraşlar, düşünceler edinmek, onlara bilgi katmak veya imge dünyasını zenginleştirmek gibi liste şeklinde uzayan, anlattıkça içi açılan, nar’ımsı zenginlikteki şeylerden yoksun olmasıdır. Genel anlamıyla insanın bireyler arasında olması, onlarla toplumsal nefes alışverişi içerisinde olması ile tanımlanan sosyalliğin tersi olan asosyallikten değil, kendi kendine yetemeyen sosyalliğin eksikliklerinin neye yol açtığı vurgusunu yapmak gerekiyor tam da bu noktada. Yeterince kendini ifade edemediğini düşünen insan yine internette yer bulan photoshop’un, youtube’nin, facebook gruplarının ve benzeri programlarının da verdiği ivme ile kendini bize arzı endam ediyor. Abuk sabuk, ekranda görünme dışında hiçbir yararlılığı olmayan bu gruplarla aidiyet hissine his katıyor ve aslında tüm bu listeler uzayıp gidince aslında ben yalnız değilim sonucuna varıyor, yada karşısındaki herhangi bir kullanıcıya veya kullanıcılara döngü-dolaysız vermek istiyor. Peki ama tüm bunların düşünce gücünüzü, imge dünyanızı kısırlaştırdığını veya algılarınızda hataya sebebiyet verdiğinin farkında mısınız?
Taş-tunç devrinden çok sonra ve post modern çağdan az öncesi arasında kalan zaman diliminde insanlar kendilerini ürettikleri resimler, müzikler, yazdıkları yazılar, şiirlerle ifade ediyorlarlardı ve bu ifade yolunda üretilen Beethoven in “7.senfoni”si, Picasso nun “guernica” sı, ve Dostoyevski nin “suç ve cezası” karşısında güncel ifade şekli olan kısa(ifadesiz) ve kablosuz kısır ifade şekillerinin arasında hayli düşündürücü bir boşluk var. Bu yalnızlık fobisi destekli, kendini ifade etme sanatsalsızlığıyla verilen çabaların biraz daha yaratım yoluna gitmesinin yanında olumsuz anlamda insani-reklamların, dışa vurumların da biraz daha seyir zevki uyandırması dileğiyle.
…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
