“Her şey yolundaysa ve kimse itiraz etmiyorsa bir sorun var demektir”. Yıllar önce okuyup, ismini hatırlamadığım kitapta geçen bir söz. Bugünkü kürt kültür-sanat kurumlarındaki herkes memnun halinden’in bir nevi izahı. Yeterince homojenleşmiş katılım, herkesin herkesi tanıma durumu(akrabalık), ben onu da tanıyorum un arka planında kardeşim saz çalar, ben gitarı, dayım da albümümüzü çıkarır gerçeği. Dünler ve bugün itibariyle de değişmediğine göre bugünleri de içine alan bir gerçek. Bir olay düşünelim şimdi: çok iyi bir müzisyen olduğunuzu düşünün. Ciwan Haco olduğunuzu varsayalım. Kürt müziğini dünyaya tanıtacak bir albüm yapılacak ve siz prodüktöre başvuruyorsunuz ama red cevabı alıyorsunuz. Ama Ciwan Haco sunuzdur ve bir bakmışsınız ki ertesi gün albümü kabul edilen kişi siz değil de prodüktörün dayısının oğlu. Veya bir film yapılacak, filmde oynayanların hepsi ana bacı kardeş, aynı memleketten, aynı mahallenin çocukları. Ya da ünlü bir kürt varsa muhakkak aynı soyadını taşıyan en az bir ünlü kürt daha vardır da diyebilirsiniz buna. Eğer siyasette ünlü biri varsa , diğeri farklı mecrada da ünlü olabilir, konumuz bu değil zaten. Sezarın hakkı sezara verildikten sonra bir de sezarın hatırı için Veysel e de veriliyor o imkan. Veysel o imkanları kulanıyor, ha nasıl kullanıyor ne üretiyor, hepimiz görüyoruz ama önemli değil zira Sezar ın sonsuz hatırı vardır bizde, kıramayız.
Efenim biz üretiyoruz ama halkımız sanata duyarsız. Ürettiğiniz hangi sanata duyarsız kaldık demek geliyor içimden. Demek geldiği için demeyi de tercih ediyorum hatta. Hangi düşündürücü cümlenin hakkı verilmedi(okunanların dinleyiciyi düşündürmesi), ya da hangi iyi üretilen albüm hakkını almadı(bunu satış rakamlarıyla değerlendirmiyorum, dinleyici kitlesi ve kalıcılık) ve hangi film yabana atıldı kaliteli olduğu halde. Bir işte başarısız olununca biz Kürtlerde adettendir, bireyin başarısızlığı değil toplum başarısızlığıdır, eğer birey başarılı ise de bu sadece bireyin başarısıdır. Bu da ilginç bir durum
Kürtlerin yeteneksiz insanlar olduğunu hiç düşünmüyorum ama eğer o işi yapmaması gereken bir kişi yaparsa da yapılan şeyler sonucunda Kürtlerin yeteneksiz ve bi işe yaramayan olduğunu düşünür, amiyane tabirle “biz Kürtlerden bi cacık olmaz “ dersiniz. Haklı değilsinizdir ama göstergelerin Allah belasını da kahretsindir. Sokakta yürürken arkadaşının tüttürdüğü türkü karşısında ula hemo senin sesin güzelmiş sana bi kaset yapalım hakket diyen prodüktör, sıradan bir replik bağışlamış arkadaşını tiyatro kadrosuna alan tiyatro sorumlusu, veya sınırlı hatta hiç sinema deneyimi veya bilgisi olmayanları oyuncu kadrosuna aldıran yönetmen veya aldıran yönetmenin dostu kadar biz de suçluyuz. Hesap soramayız, çünkü bunların geçmişte bu gibi alanlarda tecrübesi olmasa bile bir dostlarının veya akrabalarının hatrı veya başka mecralarda emeği var ve hatır her zaman beceriden, daha iyiyi yapabilmekten elbette güçlü bir argümandır.
Advertisement 300 X 250
20 Ağustos 2009 Perşembe
Cennetin Çocukları | Bacheha ye Aseman
Kusi ji dîkâre bîfire filmiyle birlikte izlediğim en iyi iran sineması ürünlerinden birisidir. Hoş şimdi Kusi ji dîkâre bîfire filmi ne kadar iran filmi o da ayrı bir mesele. Öte yandan bir de afgan filmi vardı halid huseyni’nin kitabından uyarlanma, uçurtma avcısı.
O da çocuklar üzerinden hareket ederek büyük bir etki bırakmıştı. son dönemde de slumdog millionaire’de de vardı benzer çocuklar. dikkat ediyorum böylesi filmlerde oynayan çocuklara. kocaman kocaman adamlara taş çıkarırcasına gerçekçi oynuyorlar. yaşından beklenmeyecek düzeyde sade ve kaliteli, sırıtmayan oyunculuklar vs.. düşünüyorum sonra böylesi roller bu topraklara özgü ve bu çocuklar yoksulluğu hiç zorlanmadan oynayabiliyorlar.Filmin baş kahramanlarından ali’nin 3. olmak için verdiği çaba bir nevi kendi kendine yetme çabası, hırstan ziyade ihtiyaçtan kaynaklanan bir azim. Aklıma niyeyse üniversite yıllarından bir anımı getirdi.
Bir gün sürekli alışveriş yaptığımız markete gittim ekmek vs almaya..o zamanlar parasız pulsuzuz..markete gittim kimse yok, bir iki seslendim ses veren olmadı. ben de sigarasızlıktan dolayı sigara bölümüne yönelerek bir paket monte carlo aldım. o an kalbimin atışı inanılmazdı. marketten çıktıktan sonra aklıma daha müsait durumda bulunan marlboro veya parliament paketlerinden neden almadığım geldi. sonra bunun zevkten değil biraz da ihtiyaçtan kaynaklandığını düşündüm.. belki çok alakası olmayabilir. ama koşudaki 3. olma çabası aklıma bu anımı getirdi.
inanılmaz nitelikli bir filmdi. izlenesi ve izlenmesi şiddetle tavsiye edilir.
O da çocuklar üzerinden hareket ederek büyük bir etki bırakmıştı. son dönemde de slumdog millionaire’de de vardı benzer çocuklar. dikkat ediyorum böylesi filmlerde oynayan çocuklara. kocaman kocaman adamlara taş çıkarırcasına gerçekçi oynuyorlar. yaşından beklenmeyecek düzeyde sade ve kaliteli, sırıtmayan oyunculuklar vs.. düşünüyorum sonra böylesi roller bu topraklara özgü ve bu çocuklar yoksulluğu hiç zorlanmadan oynayabiliyorlar.Filmin baş kahramanlarından ali’nin 3. olmak için verdiği çaba bir nevi kendi kendine yetme çabası, hırstan ziyade ihtiyaçtan kaynaklanan bir azim. Aklıma niyeyse üniversite yıllarından bir anımı getirdi.
Bir gün sürekli alışveriş yaptığımız markete gittim ekmek vs almaya..o zamanlar parasız pulsuzuz..markete gittim kimse yok, bir iki seslendim ses veren olmadı. ben de sigarasızlıktan dolayı sigara bölümüne yönelerek bir paket monte carlo aldım. o an kalbimin atışı inanılmazdı. marketten çıktıktan sonra aklıma daha müsait durumda bulunan marlboro veya parliament paketlerinden neden almadığım geldi. sonra bunun zevkten değil biraz da ihtiyaçtan kaynaklandığını düşündüm.. belki çok alakası olmayabilir. ama koşudaki 3. olma çabası aklıma bu anımı getirdi.
inanılmaz nitelikli bir filmdi. izlenesi ve izlenmesi şiddetle tavsiye edilir.
Hozan Beşir
Hozan Beşir diye bişey var a dostlar. Haberiniz var mı?Muhtemelen var. Zira youtube da milyon kez izlenmiş videoları, sıkı hayranları olan birinden haberdar olmamanız teknoloji çağında biraz zor. Nette karşınıza çıkmamışsa da cep telefonu melodisi olarak duymuşsunuzdur.Şey dediysem yanlış anlaşılmasın, şeyden kastım yaptığı müziği,oluşturduğu etkiyi sınıflandıramam. Yoksa kendisiyle bi sorunumuz yok yani.Baştan söyleyeyim müzikten pek anlamam. Ama o sinir zıplatıcı elektro sazının, detone sesinin farkında olmak için bu işten anlamak gerektiğini de düşünmüyorum.Bugüne kadar kendisinin sadece bi şarkısını tamamen dinleyebildim. O da sanırım ilk şarkısı olan elfida idi. Bu yazıyı yazmak için diğer şarkıları da dinlemek istedim ama her seferinde 1 dakikadan fazla dayanamadım, kapatmak zorunda kaldım.Kendisi ile ilginç olduğunu düşündüğüm bi tanışma hikayem var onu paylaşmak isterim.Ajdar’ın Türk TV’lerini kasıp kavurduğu dönemde arkadaşlarımdan birinin telefonuna şarkı atarken görüp “kim bu?” diye sorma gafletine düşmüştüm o zaman. Arkadaşım yeni çıkmış biri deyince ben de heyecanla dinleyeyim dedim. Ki demez olaydım.Dinlerken güldüm. Aklıma Mardinli, Diyarbakırlı DJ’ler geldi. Bi kaç kez onların böylesine komik işlerine rast gelmiştim. Müzik piyasasını inceden alaya çalışmaları, imkânlarına göre baya da iyiydi. Hozan Beşir’i de bunlardan biri sandım ilkin. Dedim ki bu Ajdar ve benzerlerine, onları her gün TV’lere çıkaranlara “bakın da nasıl berbat şarkı söylüyorsunuz, milleti ne gibi bi şaçmalıklarla uğraştırıyorsunuz” demek istiyor. Bu fikri Arkadaşımla paylaştım “ yoo adam gayet ciddi söylüyor” cevabını alınca çok şaşırdım. Böyle bi şeyin ciddi olduğuna ihtimal vermiyordum. Şakaydı bana göre. Şaka olmalıydı.Sonra bu şarkıyı hiç bişeyden haberi olmayan kardeşime dinlettim. Dinletmeden önce de “ berbat şarkıcılarla kafa bulmuş” dedim. Bu güdüyle şarkıyı dinleyen kardeşim de katıla katıla güldü. Gerçek olduğunu söyleyince o da benim gibi siktiri çekti doğal olarak.Başımdan geçen bu olayı, şeytan icadı feysbukta, bi arkadaşımın paylaştığı Hozan Beşir videosu altına yazdım.O arkadaşım beni sildi önce. Sonra da mail atarak, “bizden” bi sanatçı hakkında nasıl böyle konuşabildiğimi sordu. Bu soru önemli. Çünkü daha önce de defalarca karşılaştım bu soruyla. Sadece Hozan Beşir için değil eleştirdiğimiz her Kürt sanatçı için karşımıza çıkan fix sorudur bu. İşte bu abimizi değerlendirmemiz gereken alan da burası kanımca. Benim için de sorun bu zaten. O kişinin “bizden olması” yani…Her şeyden önce birinin “bizden” olması onun yaptığı işi eleştirmeyeceğimiz, yaptıklarını mutlaka beğeneceğimiz anlamına mı geliyor acaba? Bunu anlayabilmiş değilim.Ne yani bizden diye bütün saçmalıklara göz mü yumacağız?Özellikle de müzik konusunda. Öyle olacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.Kürt kültüründe müziğin önemi diğer toplumlarınkinden daha fazladır. Çünkü bugünkü yazılı ve sözlü edebiyatın neredeyse hepsi müziği temel alarak inşa edilmiştir. Dengbejlik gibi çok önemli olay vardır Kürtlerde. Yasaklamış dillerinin en güzel hikâyelerini, efsanelerini, şiirlerini, şarkılarını hafızalarına kazıyıp, güzel ses ve anlatımları ile toplumun zihnine de kazıdılar dengbejler. Dilden dile dolaşmasına, unutulmamasına ön ayak oldular.Üstelik ne bi eğitim ne de bi teknik destek aldılar. Ve neredeyse hepsinin sesleri şahanedir.Dengbejlik üzerine fazla konuşmaya gerek yok sanırım. Hepimiz bu konudaki gerçeklerin farkındayız.İşte böylesine bi ortamda, bilgisayara bağladığı sazının 2 telini oynatıp sinir bozucu ses çıkaran, şarkıları berbat eden Hozan Beşir’in bu kadar çok talep görmesi benim zoruma gidiyor açıkçası.“Bizim” müzik kültürümüz bu kadar genişken, “biz” Hozan Beşir gibi birine prim tanımamalıyız. Bu kültürün mirasçı olarak Beşir gibi biri de bu kadar kalitesiz şeyler üretmemeli.Kimseye illa dengbejleri dinleyin demiyorum. Ama müzik dinleyeceksiniz Kürtçe de gerçekten de teknik altyapısı, sesi süper olan bir sürü sanatçımız var. Bana göre Hozan Beşiri dinlemek bile kaliteli işlere imza atmış bu kişilere karşı ayıp olur.Türkçe müzik piyasasını takip ederken de sık söylediğim bir atasözü var. Derki: Her topal eşeğin kör bir alıcısı vardır. Beşir ve taklitçilerini görünce şunu anladım ki bu sözü yavaş yavaş Kürtçe müzik piyasası için de kullanmaya başlayacağım. Umarım sık kullanmak zorunda kalmam.
Kürt Klip Anlayışı !! – 1
Klip zor iştir.En basitinden hayal gücü ister.
Şarkıyı özümseyeceksin ve kurgusunu eline alıp,olanakların çerçevesinde ortaya alımlı bir şey vereceksin.
İlk cümlede hayal gücü dedim ya.Aslını sorarsanız burası biraz karışık.Yani tam emin değilim.Kürtlerin hayal gücü “yasaklı” şeylerde çok iyidir.Onun dışındaki hayat döngülerinde çokta kullanmayı sevmezler.Napolyonist bir güzergah izleniyor kanımca,yani fırsatları bekleyeceksin.Fırsatını yaratma meselesi pek göze gönle hitap etmiyor,primi de yok.Sallayıp durma demeyin sakın,bir şey salladığım yok kendimden biliyorum…
Öss’de kalkıp uydudan kopya çeken sevgili Amed’li kardeşlerimi unutmuş değilim.Keşke fiziğe yada kimyaya o kadar kafa verselermiş.
Arz-talep meselesi diyelim.Hani derler ya,bir insanın iki bereketi olurmuş.Beden ve zihin.Çok çocuklu olma sebebimizi de anlamış oluyor muyuz?Beden bereketimizi sonuna kadar kullanıyoruz.Kürtlerde ki sevinç nidası ile “oxeyyşş” diyene kadar..
Neyse..
Müziğin kitlelere ulaşmasında ve sevilmesinde kliplerinde yeri ayrıdır.Sevdiğiniz melodileri,sevdiğiniz sanatçının iyi kötü görüntüsü ile görmek güzeldir.Sevginizi ve ilginizi pekiştirir..
Benim değinmek istediğim konu son yıllarda iyice klip cennetine dönüşen Türkiye’de ayrı bir cennet olarak göze çarpan Kürt klip sektörü…
Din iman berbat! Yani peşin konuşalım,saçma bir klip anlayışımız var.
Şehirlerin yereline sıkışmış kürt müzik grupları yada solo albüm yapan abêlerimiz ablalarımız bayağı bir fazla.Şuan Kürt coğrafyasında metrekare başına bir sanatçı düşüyor.
Herkes iddialı,herkes tarz..
Yerel bazda uğraş veren bu değerli müzisyen arkadaşlarımızda çeşitli kategorilerde başarı şansı buluyor.Örneğin düğünlerden popüler olanlar var.Yada çıkardığı kaset ile,ki kaset eskiden A yüzü ve B yüzü olmak üzere çıkardı;şimdilerde zahmet edilip şarkı adları yazılıyor,genelde düğün içeriklidir.Yani yerelden bu dünyaya giriş yapmak isteyen arkadaşların aşk parçaları,yada tek parçalık “heval siyaseti” kokan parçalarda pek şans bulmuyor.Biraz kovalamak gerekiyor galiba..
Diğer şans bulan bir grup ta dini müzik yapanlar.İlahi tarz ile damardan girip kürt-islam sentezine dem vuranlarında baya hayranı var.Xalê Şêxmûs’un “can can tû canî” parçası geçmiş ve gelecek kuşaklar için ayrı duruyor mesela.Yine bir ara “bijî cehennem” gibisinden bir şeyler vardı..O nasıl sözlerdi öyle law ! Ji bo zalîmê xwîn xarî bijî cehennem! Diye giriş yapıyordu..
…
Bunların ortak özelliği çekilen kliplerde hemen beliriyor.Hepsi aynı mantık..kabaca tarif edecek olursam “düz mantık”..
Mesela albümümüz Yaşo û Evîn’den olsun.Klip çekilecek..Yada dünya ve Bismil tarihinin en efsanevi insanı Bismilli Zeko klip çekiyor olsun..
Bir adet düğün müziği,bir adet folklor grubu,bir adet on gözlü köprü,bir adet davul zurna,bir adet yerel kıyafet ve bir adet kamera.
Çal keko çal !!
Dini parçalarda ise bir adet Filistin görüntüsü,bir adet arkadan ses!
Klip hazır..Bin bir emekle hazırlanan bu güzelim yapım artık raflarda yerini almıştır.
Ve ilginçtir bu pazarın alıcısı her daim var…
..
Yerelden çıkıp biraz daha göz önünde olan Kürtçe parçalar ve çekilen klipleri üzerinden bakacak olursak;ortam yine berbat..
Hatırlıyorum bir ara Feyzullah Yıldırım sendromu başlamıştı bende.
Hangi klibi izlesem arkasından onun imzası var.Günlük sanırsam 4-5 klip çekiyordu,yoksa yetişmesi imkansız.
Şimdi de bir klip getirin ama kimin çektiğini söylemeyin.Size Feyzullah’ın olup olmadığını söyleyeyim.O derece iddialıyım yani..
Bildiğim bir şey varsa o da sayın Yıldırım’ın tam bir klip katliamcısı olduğu..
Bir tarla keşfetmişti.Herkesi oraya toplayıp klip çektiriyordu.Sadece elbise değişiyordu.
Birde yaşlı bir vazgeçilmezi yaşlı bir teyze..Gerçi yaşlı teyzelere kafa takmak nerden geliyor bilmiyorum ama çok Kürt kliplerinde kullanılır.Duygu ajitesi için iyi oluyor galiba.
Yine çok ilginç bir şey vardı.Feyzullah bey,şarkının sözlerine aynen klip çekiyordu..
Hemen anlatayım size..
Başrollerde Şahê Bedo..ve gula çîya adlı şarkısı..
Klip yönetmeni Steven Feyzullah Spielberg!
Şarkıda “gula çîya” geçtiği gibi.Kamera hemen dağa çevriliyor ve bir çiçek beliriyor..
Birde komik olan ne biliyormusunuz? Şahê Bedo’yu takım elbise ile Allah’ın dağına çıkarmak..Ee yuhh!
Diyelim ki İbrahîm Rojhilat “esmer eman eman” okuyacak…
Okuyalım..
Esmer eman eman,esmer eman eman,dîlber eman delalê yeman
Jî kulîlka dora çeman ..
Aha!! Çem(ırmak) lafı geçti..kamera hemen bir ırmağa döner ve kız orada görünür..
..
Geri kalan sahnelerde şarkıyı söyleyen illa bir tarladadır..çiçekler arasındadır..Itırcık pıttırcık ezme senfonisine giriştir bu kısım…
Şarkıyı özümseyeceksin ve kurgusunu eline alıp,olanakların çerçevesinde ortaya alımlı bir şey vereceksin.
İlk cümlede hayal gücü dedim ya.Aslını sorarsanız burası biraz karışık.Yani tam emin değilim.Kürtlerin hayal gücü “yasaklı” şeylerde çok iyidir.Onun dışındaki hayat döngülerinde çokta kullanmayı sevmezler.Napolyonist bir güzergah izleniyor kanımca,yani fırsatları bekleyeceksin.Fırsatını yaratma meselesi pek göze gönle hitap etmiyor,primi de yok.Sallayıp durma demeyin sakın,bir şey salladığım yok kendimden biliyorum…
Öss’de kalkıp uydudan kopya çeken sevgili Amed’li kardeşlerimi unutmuş değilim.Keşke fiziğe yada kimyaya o kadar kafa verselermiş.
Arz-talep meselesi diyelim.Hani derler ya,bir insanın iki bereketi olurmuş.Beden ve zihin.Çok çocuklu olma sebebimizi de anlamış oluyor muyuz?Beden bereketimizi sonuna kadar kullanıyoruz.Kürtlerde ki sevinç nidası ile “oxeyyşş” diyene kadar..
Neyse..
Müziğin kitlelere ulaşmasında ve sevilmesinde kliplerinde yeri ayrıdır.Sevdiğiniz melodileri,sevdiğiniz sanatçının iyi kötü görüntüsü ile görmek güzeldir.Sevginizi ve ilginizi pekiştirir..
Benim değinmek istediğim konu son yıllarda iyice klip cennetine dönüşen Türkiye’de ayrı bir cennet olarak göze çarpan Kürt klip sektörü…
Din iman berbat! Yani peşin konuşalım,saçma bir klip anlayışımız var.
Şehirlerin yereline sıkışmış kürt müzik grupları yada solo albüm yapan abêlerimiz ablalarımız bayağı bir fazla.Şuan Kürt coğrafyasında metrekare başına bir sanatçı düşüyor.
Herkes iddialı,herkes tarz..
Yerel bazda uğraş veren bu değerli müzisyen arkadaşlarımızda çeşitli kategorilerde başarı şansı buluyor.Örneğin düğünlerden popüler olanlar var.Yada çıkardığı kaset ile,ki kaset eskiden A yüzü ve B yüzü olmak üzere çıkardı;şimdilerde zahmet edilip şarkı adları yazılıyor,genelde düğün içeriklidir.Yani yerelden bu dünyaya giriş yapmak isteyen arkadaşların aşk parçaları,yada tek parçalık “heval siyaseti” kokan parçalarda pek şans bulmuyor.Biraz kovalamak gerekiyor galiba..
Diğer şans bulan bir grup ta dini müzik yapanlar.İlahi tarz ile damardan girip kürt-islam sentezine dem vuranlarında baya hayranı var.Xalê Şêxmûs’un “can can tû canî” parçası geçmiş ve gelecek kuşaklar için ayrı duruyor mesela.Yine bir ara “bijî cehennem” gibisinden bir şeyler vardı..O nasıl sözlerdi öyle law ! Ji bo zalîmê xwîn xarî bijî cehennem! Diye giriş yapıyordu..
…
Bunların ortak özelliği çekilen kliplerde hemen beliriyor.Hepsi aynı mantık..kabaca tarif edecek olursam “düz mantık”..
Mesela albümümüz Yaşo û Evîn’den olsun.Klip çekilecek..Yada dünya ve Bismil tarihinin en efsanevi insanı Bismilli Zeko klip çekiyor olsun..
Bir adet düğün müziği,bir adet folklor grubu,bir adet on gözlü köprü,bir adet davul zurna,bir adet yerel kıyafet ve bir adet kamera.
Çal keko çal !!
Dini parçalarda ise bir adet Filistin görüntüsü,bir adet arkadan ses!
Klip hazır..Bin bir emekle hazırlanan bu güzelim yapım artık raflarda yerini almıştır.
Ve ilginçtir bu pazarın alıcısı her daim var…
..
Yerelden çıkıp biraz daha göz önünde olan Kürtçe parçalar ve çekilen klipleri üzerinden bakacak olursak;ortam yine berbat..
Hatırlıyorum bir ara Feyzullah Yıldırım sendromu başlamıştı bende.
Hangi klibi izlesem arkasından onun imzası var.Günlük sanırsam 4-5 klip çekiyordu,yoksa yetişmesi imkansız.
Şimdi de bir klip getirin ama kimin çektiğini söylemeyin.Size Feyzullah’ın olup olmadığını söyleyeyim.O derece iddialıyım yani..
Bildiğim bir şey varsa o da sayın Yıldırım’ın tam bir klip katliamcısı olduğu..
Bir tarla keşfetmişti.Herkesi oraya toplayıp klip çektiriyordu.Sadece elbise değişiyordu.
Birde yaşlı bir vazgeçilmezi yaşlı bir teyze..Gerçi yaşlı teyzelere kafa takmak nerden geliyor bilmiyorum ama çok Kürt kliplerinde kullanılır.Duygu ajitesi için iyi oluyor galiba.
Yine çok ilginç bir şey vardı.Feyzullah bey,şarkının sözlerine aynen klip çekiyordu..
Hemen anlatayım size..
Başrollerde Şahê Bedo..ve gula çîya adlı şarkısı..
Klip yönetmeni Steven Feyzullah Spielberg!
Şarkıda “gula çîya” geçtiği gibi.Kamera hemen dağa çevriliyor ve bir çiçek beliriyor..
Birde komik olan ne biliyormusunuz? Şahê Bedo’yu takım elbise ile Allah’ın dağına çıkarmak..Ee yuhh!
Diyelim ki İbrahîm Rojhilat “esmer eman eman” okuyacak…
Okuyalım..
Esmer eman eman,esmer eman eman,dîlber eman delalê yeman
Jî kulîlka dora çeman ..
Aha!! Çem(ırmak) lafı geçti..kamera hemen bir ırmağa döner ve kız orada görünür..
..
Geri kalan sahnelerde şarkıyı söyleyen illa bir tarladadır..çiçekler arasındadır..Itırcık pıttırcık ezme senfonisine giriştir bu kısım…
Şev tê bîra min, tu xewnek pûçî
“Xwezika min zanîba ka tu çawanî
nav baxê gula de tu bûyî mêvanî”
diye başlayan ama devamındaki sözleri bir türlü yazabilecek kadar anlayamadığım bir “sitran” dinliyorum saatlerdir.
Erdewan Zaxoyî söylüyor “Xatira Dixwazim” sitran’ın ismi, uzunca olmasa da bir uzun hava ile başlıyor. Tesadüfi denk geldim ve dinliyorum.
Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor olsa da, hayali olarak tahayyül ettiğim(!) bir zaman ve mekanda buluyorum kendimi.
Olmaması gerekse de ortam siyah-beyaz bir hal alıyor, malum nostalji dediğimizde sağ olsunlar eski fotoğraflar ve filmler sayesinde bizden yüz yıl önce yaşanan veya yaşayan her şeyin siyah-beyaz ve renksiz olduğunu belleğimize yerleştirmişler biz farkında olmadan.Bu sebeptendir ki, hayalimdeki tahayyül siyah-beyazın aslında bir aldatmaca olduğunu bile bile ötesine geçemiyor.
Zaten tek sorun bu da değil, ortalama olarak yüz yıl öncesini siyah-beyaz sanan bizler (sanmayanları tenzih eder ve kutlarım) daha geriye gittikçe hayatı minyatürler sayesinde renkli görürüz, dikkat edin renkli görürüz ama bu kez de abartılı insan ve hayvan çizimleri hareketsiz olduğundan neredeyse onları da hayatlarını hareketsiz bir şekilde idame eder bir şekilde tahayyül ederiz.
Teknoloji ilerledikçe harekete kavuşan görüntüler,bununla birlikte renksizleştikçe basitte olsa bir çelişkiye sebebiyet veriyor değil mi?
Ha, daha da ileriye(ileriden kasıt geridir, bir nevi moon walk, rahmetli ! ne güzel yapardı) gidersek örneğin m.ö 10,000’lere zaten çelişkinin kralı karşılar bizi, her şey animasyondur artık o gariban belleğimizde.
Tabi o zamanları yaşayanımız olmadığından da gariban belleğin de bir suçu yok galiba.
Mesele bu değil, benim bir türlü o eski zamanları hayalimde renkli olarak tahayyül edemiyor olmam mesele.
Hatta o en güzel olduğuna inandığım zamanları siyah-beyaz olarak hayal etmemizi aslında gizli bir gücün istiyor olma paranoyası bile var bende.
Özlemini çekmeyelim,bahsedildiğinde bilinçaltında “lan zaten her şey siyah-beyaz, zevksiz bir dünya, ama şimdi öyle mi her şey daha canlı, yaşasın teknoloji ” sesleri yankılansın diye.
İşte o renklendiremediğim zaman ve mekan, bütün baskılara rağmen sanki daha önce yaşadığım ve tadına doyamadığım bir lezzetin özlemini yaşatıyor bana.
Sadece ve sadece bir rüyada görerek aşık olunan bir güzelin, kim olduğunu, nereli olduğunu, ismini bile bilmediği bir güzelin, gözlerini unutmamak için hergün rüya görmek isteyen bir aşık…
Biliyor ki gerçekte asla göremeyeceği o gözleri ancak rüya görmeye devam ettikçe görecek.
İnsanlığın modernlik, medeniyet ve teknolojisine bugün baktığında güldüğü bir dünyanın, bugünden daha çekici gelmesi ve hiç yaşanmamış olsa da özlenmesini garipseyenlere ısrarla reenkarnasyonu savunup sıyrılabilirisiniz.
Hatta sıyrılmakla kalmaz, eskiye özlemi garipseyen/hor gören o “belengaz” lara daha kültürlü modern vs. görünürsünüz.
Eskiyi özlemenizi kabullenmeyenler, reenkarnasyona inanmasalar bile nedense size hak verebilirler.
Tabi bazısı ısrarla kabullenmez, dinlemez reenkarnasyon falan “ bak internet, bilgisayar, telefon, playback, facebook hatta elektirik bile eskiden yoktu” der dururlar.
Daha da kızıp “düşünsene msn yok, hakkarim.net yok, bunlar olmadan bir dünya düşünemiyorum” bile diyebilirler.
Siz ne kadar “dünya, bu saydıkların olmadan yaşanmaz bir yer olsaydı, sende olmazdın o zaman” deseniz de nafiledir.
Çünkü mesela hakkarim.net hayatın ta kendisidir, hele bir de sanal bir aşk edinip, puanı 1.600’ün üzerine çıkarttın mı değmeyin keyfine…
Halbuki kıytırık okey salonlarının bile bir değeri vardı, en azından bayat ve zehir gibi olsa da çaylar gerçekti…
Şimdi teknolojiyi ve anlamsız ilerlemesini kabullenemiyor olsam da, dünya kendini yıkmaya doğru ilerlerken yanında istemeden de yürüyen biri olsam da, eskiyi özlememi hiçbir teknoloji engelleyemese de, teknolojiye mahkum olmamı da hiçbir “eskiye özlem” engelleyemiyor.
Suçlu kim, mahkum kim, cevabı hepimiz biliyoruz.
Sitran’ın son anladığım sözleri;
“…
şev tê bîra min, tu xewnek pûçî,
kesî negote min, evîn firoşî,
bo çi cana min, tu min difroşî,
…
çawa nekim, qîr û hewar û gazî…”
nav baxê gula de tu bûyî mêvanî”
diye başlayan ama devamındaki sözleri bir türlü yazabilecek kadar anlayamadığım bir “sitran” dinliyorum saatlerdir.
Erdewan Zaxoyî söylüyor “Xatira Dixwazim” sitran’ın ismi, uzunca olmasa da bir uzun hava ile başlıyor. Tesadüfi denk geldim ve dinliyorum.
Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor olsa da, hayali olarak tahayyül ettiğim(!) bir zaman ve mekanda buluyorum kendimi.
Olmaması gerekse de ortam siyah-beyaz bir hal alıyor, malum nostalji dediğimizde sağ olsunlar eski fotoğraflar ve filmler sayesinde bizden yüz yıl önce yaşanan veya yaşayan her şeyin siyah-beyaz ve renksiz olduğunu belleğimize yerleştirmişler biz farkında olmadan.Bu sebeptendir ki, hayalimdeki tahayyül siyah-beyazın aslında bir aldatmaca olduğunu bile bile ötesine geçemiyor.
Zaten tek sorun bu da değil, ortalama olarak yüz yıl öncesini siyah-beyaz sanan bizler (sanmayanları tenzih eder ve kutlarım) daha geriye gittikçe hayatı minyatürler sayesinde renkli görürüz, dikkat edin renkli görürüz ama bu kez de abartılı insan ve hayvan çizimleri hareketsiz olduğundan neredeyse onları da hayatlarını hareketsiz bir şekilde idame eder bir şekilde tahayyül ederiz.
Teknoloji ilerledikçe harekete kavuşan görüntüler,bununla birlikte renksizleştikçe basitte olsa bir çelişkiye sebebiyet veriyor değil mi?
Ha, daha da ileriye(ileriden kasıt geridir, bir nevi moon walk, rahmetli ! ne güzel yapardı) gidersek örneğin m.ö 10,000’lere zaten çelişkinin kralı karşılar bizi, her şey animasyondur artık o gariban belleğimizde.
Tabi o zamanları yaşayanımız olmadığından da gariban belleğin de bir suçu yok galiba.
Mesele bu değil, benim bir türlü o eski zamanları hayalimde renkli olarak tahayyül edemiyor olmam mesele.
Hatta o en güzel olduğuna inandığım zamanları siyah-beyaz olarak hayal etmemizi aslında gizli bir gücün istiyor olma paranoyası bile var bende.
Özlemini çekmeyelim,bahsedildiğinde bilinçaltında “lan zaten her şey siyah-beyaz, zevksiz bir dünya, ama şimdi öyle mi her şey daha canlı, yaşasın teknoloji ” sesleri yankılansın diye.
İşte o renklendiremediğim zaman ve mekan, bütün baskılara rağmen sanki daha önce yaşadığım ve tadına doyamadığım bir lezzetin özlemini yaşatıyor bana.
Sadece ve sadece bir rüyada görerek aşık olunan bir güzelin, kim olduğunu, nereli olduğunu, ismini bile bilmediği bir güzelin, gözlerini unutmamak için hergün rüya görmek isteyen bir aşık…
Biliyor ki gerçekte asla göremeyeceği o gözleri ancak rüya görmeye devam ettikçe görecek.
İnsanlığın modernlik, medeniyet ve teknolojisine bugün baktığında güldüğü bir dünyanın, bugünden daha çekici gelmesi ve hiç yaşanmamış olsa da özlenmesini garipseyenlere ısrarla reenkarnasyonu savunup sıyrılabilirisiniz.
Hatta sıyrılmakla kalmaz, eskiye özlemi garipseyen/hor gören o “belengaz” lara daha kültürlü modern vs. görünürsünüz.
Eskiyi özlemenizi kabullenmeyenler, reenkarnasyona inanmasalar bile nedense size hak verebilirler.
Tabi bazısı ısrarla kabullenmez, dinlemez reenkarnasyon falan “ bak internet, bilgisayar, telefon, playback, facebook hatta elektirik bile eskiden yoktu” der dururlar.
Daha da kızıp “düşünsene msn yok, hakkarim.net yok, bunlar olmadan bir dünya düşünemiyorum” bile diyebilirler.
Siz ne kadar “dünya, bu saydıkların olmadan yaşanmaz bir yer olsaydı, sende olmazdın o zaman” deseniz de nafiledir.
Çünkü mesela hakkarim.net hayatın ta kendisidir, hele bir de sanal bir aşk edinip, puanı 1.600’ün üzerine çıkarttın mı değmeyin keyfine…
Halbuki kıytırık okey salonlarının bile bir değeri vardı, en azından bayat ve zehir gibi olsa da çaylar gerçekti…
Şimdi teknolojiyi ve anlamsız ilerlemesini kabullenemiyor olsam da, dünya kendini yıkmaya doğru ilerlerken yanında istemeden de yürüyen biri olsam da, eskiyi özlememi hiçbir teknoloji engelleyemese de, teknolojiye mahkum olmamı da hiçbir “eskiye özlem” engelleyemiyor.
Suçlu kim, mahkum kim, cevabı hepimiz biliyoruz.
Sitran’ın son anladığım sözleri;
“…
şev tê bîra min, tu xewnek pûçî,
kesî negote min, evîn firoşî,
bo çi cana min, tu min difroşî,
…
çawa nekim, qîr û hewar û gazî…”
Aldous Huxley mi George Orwell mi kazandı
Platon’un Devlet’i,Thomas Moore’un Utopya’sı ve sonrasında gelen onlarca kurgusal yolculuklar.İnsanın milyonlarca beyin hücrelerinden dolana dolana kağıtlara dökülen düşler,hayaller,istekler.Bir taraftan da düşünce denen soyut dünyanın yolculuğu,önüne geçinememezliği,kendine hayran bırakışı..
Süregelen zaman dilimlerinde pek çok isim de bize düşünce dünyalarını sundu; Wells ve Ray Bradbury gibi..Fakat bu isimler arasından iki kalemşör öngördükleri toplum modellerinin doğru çıkmasıyla unutulmazlar arasına girdiler.
Aldous Huxley ve George Orwell..
Gerçi günümüzde de halen bu iki eserin utopik veyahut dis-utopik oldukları konusunda iyi tartışmalar dönüyor.Ben bunlara girmeyeceğim pek,haticeden öte netice ile az ilgilenip oradan sözü ayça’ya bağlamak ve finali banu alkan ile yapma peşindeyim.Ama şunu da söylemden edemiyeceğim.Özü itibari ile iki eserde alegorik değil midir? Böyle taş gibisinden pitoresk değil midir? Evet..Hayır ? vs..
George Orwell’in 1984 adlı eseri ve Huxley’in Yeni cesur dünya adlı eseri konunu referans noktalarıdır.1984 adlı eseri daha popüler gibi.Medya’nın telaffuz etmekten haz aldığı bir eser.En çokta şu lanet olasıca biri bizi gözetliyor yarışmalarının döndüğü zamanda popülerdi.Eray’lı,Melih’li,Edi’li,Büdülü kahramanaların dünyasının sosyolojik analizini yapan sevgili sosyologların ekranda ağızlarından çıkarmadığı kitap idi.Evet toplum Big Brother ile tanışmıştı.Tabi Echelon’u es geçecekti;neden geçmesin ki.Onda kavga magazin yoktu,derin ve sessiz bir işti.Projelerin şahı idi..Yalnız saolsunlar pek değinmediler işin arka yüzüne.Demediler arkadaşlar bakın bu biri bizi gözetliyor programları birkaç yıl sonra Allah’tan bile daha iyi gördükleri Mobese kameralarının ön aşamasıdır.Ve gerçekten de bizler yakında kıçımıza da takılacak olan mobese kameralarına tepkisiz kaldık..Universite köşelerinde öğrencileri saniye saniye zoomlayan bu deli zırva aygıtları,şehir sokaklarında an ve an kayda girdi bizden habersiz.Sonra da devlet-medya işbirliği ile müşterileri biz saftirik milletyusa “falan sokakta hırsızlık oldu,polis mobese kayıtlarından yakaladı onu” diyerekten bilinçaltına enjekte etti,ne kadar işe yaradığına dair.Ne kadar yararlı bir şey olduğu ve aslında bizi düşünülerek yapıldığına dair.Kabul edelim yuttuk..
Bu örneğini verdiğim gözetleme olayının ilk ayağı biraz Orwell kokuyor,ikinci ayağı ise-milletin kabul etmesi- ise Huxley kokusudur,anlattığıdır.Şimdi buradan yola çıkarak sorarsak.Sizce hangisi haklı? Zaman kimden yana çıktı?
..
Medya araştırmacısı ve işin pirlerinden Neil Postman “öldüren eğlence: televizyon” adlı kitabının önsözünde de bu tartışmaya girerek başlar ve ekler “Aldous Huxley” kazandı.
Konuyu biraz daha açayım.
George Orwell özetle dedi ki(1984 romanında);egemen güçler;kontrolü ellerinde tutmak için her şeyi yaparlar.Sizi her yerden izlerler,takip ederler.Kendi oluşturdukları birimler ile şiddet de bir araç olmak üzere “korku imparatorluğunu bilinçsizlikle evlendirerek” aşılamayı öngörür..Öyle bir zaman gelecek ki; kölelik özgürlük,savaş barış olacaktı,tabi bunlar dayatma ile söylenilenlerdi.Sistemler tanrılaşır halk izin verirse.Düşünmek en büyük suçtur ve big brother denen mekanizmanın,teknolojinin herkesi izleme hakkı vardır.Bunun sorgulanması yasaktır.Şehvet vb. duygular devlet kontrolündedir…
Ve buna benzer argümanlarla kitabının her sayfasını döşer Orwell.
…
Huxley ise olaya farklı bakar Yeni Cesur Dünya adlı eserinde.İç Londra kuluçkalama ve klonlama deyip giriş yaptığı kitapta sizi ilk bölümde genetik bilgisi ile tarumar eder.Devlet şiarının istikrar ve hüküm olduğu o laboratuar kapılarından sizi sokar içeri ve çıkarmaz bir türlü.Sınıflar yaratan Huxley (alfa,beta,epsilon vs.) her birine görevler yükler çocukları tüplerde üretir.Doğumla beraber onlara görevler yükler,şartlandırır belli şeylere.Günümüz nanoteknolojinin ulaşmaya çalıştığı bir kıvama kafasından kilometreler önceden düşler ve devam eder.Dinin pek önemi yoktur,ama insanlar arasında ayrım vardır ve bağlı olacakları uyuşturucu da.(Soma)..Sınırsız seks.Hedonist yaşam..İsyana gerek yok.Bir şeye mi ihtiyacın var? Senin yerine düşünmüştür üst tabaka,sen merak etme.Bireyselleği yeren kitap,toplumsal aidiyete dem vurur ve onun üzerine şartlandırır seni.Tüm bunlar arasında ezilmişliğe ve ayrımlara karşın insanlar mutludur.Zaten amaçta budur.Ve kimse şikayet etmemektedir.Çünkü hazsal istekler olağan derecede ağır basmaktadır.Zor gibi görüne şeyler doğallaştırılmıştır..
…
Kısa içerik değinmelerinden sonra,arkamıza yaslanıp baktığımızda Huxley gerçekten de kazanmış gibi duruyor.Althusser “devletin ideolojik aygıtları”nda anlattığı işin ikinci ayağı olan “ideolojik” kısımda bu vesile ile su yüzüne çıkan yağ misali gibi duruyor.İnsanlar artık kendileri istiyor çiplerin enselerine takılmasını.(11 eylül paranoyasının nimetleri).Irak’ta artık ölümlerin olmadığı güne şaşırır oldular insanlarJaponya’da insansız okul yada diğer adıyla artık okullara gerek yok teknolojileri az kaldı Hurriyet’in manşetlerinde yer almaya .Zevk ve uyuşturucu bağlamında tam gaz devlet müdahalesi var.Ve artık yeni yollar yeni planlar zorla değilde zamana yayılarak göze sokula sokula kabul ettiriliyor.İnsanlar artık isyan edene “ne lan bu” dedikleri bir dönemece giriyor.Kabullenmişlik ve elbette sosyolojinin dediği gibi “hegomanya-doğallaştırma” meseleleri..
Gelecekte egemen güçler çok uğraşmayacak,zaten kuzu kesilecez..Huxley’e katılıyor; İnsan ve İnsanlar adlı kitabında “….Görülüyor ki bilgisizliğe katlanmayan insan ile bilgisizliğe katlanan daha doğrusu onunla bir olan hayvan arasındaki sınırı çizen bilgi sistemi bir çeşit ayaklanmadır.Düşünce konuşma,bilim ve benzeri bu ayaklanma ürünleri sonuçlarıdır.İnsanı insan yapan bu niteliğidir.İnsan ayaklanıp BAŞKALDIRDIĞI gün insan olmaya başladı” diyen Jean Bruller Vercors’e kucak dolusu öpücüklerimi yolluyorum..
Süregelen zaman dilimlerinde pek çok isim de bize düşünce dünyalarını sundu; Wells ve Ray Bradbury gibi..Fakat bu isimler arasından iki kalemşör öngördükleri toplum modellerinin doğru çıkmasıyla unutulmazlar arasına girdiler.
Aldous Huxley ve George Orwell..
Gerçi günümüzde de halen bu iki eserin utopik veyahut dis-utopik oldukları konusunda iyi tartışmalar dönüyor.Ben bunlara girmeyeceğim pek,haticeden öte netice ile az ilgilenip oradan sözü ayça’ya bağlamak ve finali banu alkan ile yapma peşindeyim.Ama şunu da söylemden edemiyeceğim.Özü itibari ile iki eserde alegorik değil midir? Böyle taş gibisinden pitoresk değil midir? Evet..Hayır ? vs..
George Orwell’in 1984 adlı eseri ve Huxley’in Yeni cesur dünya adlı eseri konunu referans noktalarıdır.1984 adlı eseri daha popüler gibi.Medya’nın telaffuz etmekten haz aldığı bir eser.En çokta şu lanet olasıca biri bizi gözetliyor yarışmalarının döndüğü zamanda popülerdi.Eray’lı,Melih’li,Edi’li,Büdülü kahramanaların dünyasının sosyolojik analizini yapan sevgili sosyologların ekranda ağızlarından çıkarmadığı kitap idi.Evet toplum Big Brother ile tanışmıştı.Tabi Echelon’u es geçecekti;neden geçmesin ki.Onda kavga magazin yoktu,derin ve sessiz bir işti.Projelerin şahı idi..Yalnız saolsunlar pek değinmediler işin arka yüzüne.Demediler arkadaşlar bakın bu biri bizi gözetliyor programları birkaç yıl sonra Allah’tan bile daha iyi gördükleri Mobese kameralarının ön aşamasıdır.Ve gerçekten de bizler yakında kıçımıza da takılacak olan mobese kameralarına tepkisiz kaldık..Universite köşelerinde öğrencileri saniye saniye zoomlayan bu deli zırva aygıtları,şehir sokaklarında an ve an kayda girdi bizden habersiz.Sonra da devlet-medya işbirliği ile müşterileri biz saftirik milletyusa “falan sokakta hırsızlık oldu,polis mobese kayıtlarından yakaladı onu” diyerekten bilinçaltına enjekte etti,ne kadar işe yaradığına dair.Ne kadar yararlı bir şey olduğu ve aslında bizi düşünülerek yapıldığına dair.Kabul edelim yuttuk..
Bu örneğini verdiğim gözetleme olayının ilk ayağı biraz Orwell kokuyor,ikinci ayağı ise-milletin kabul etmesi- ise Huxley kokusudur,anlattığıdır.Şimdi buradan yola çıkarak sorarsak.Sizce hangisi haklı? Zaman kimden yana çıktı?
..
Medya araştırmacısı ve işin pirlerinden Neil Postman “öldüren eğlence: televizyon” adlı kitabının önsözünde de bu tartışmaya girerek başlar ve ekler “Aldous Huxley” kazandı.
Konuyu biraz daha açayım.
George Orwell özetle dedi ki(1984 romanında);egemen güçler;kontrolü ellerinde tutmak için her şeyi yaparlar.Sizi her yerden izlerler,takip ederler.Kendi oluşturdukları birimler ile şiddet de bir araç olmak üzere “korku imparatorluğunu bilinçsizlikle evlendirerek” aşılamayı öngörür..Öyle bir zaman gelecek ki; kölelik özgürlük,savaş barış olacaktı,tabi bunlar dayatma ile söylenilenlerdi.Sistemler tanrılaşır halk izin verirse.Düşünmek en büyük suçtur ve big brother denen mekanizmanın,teknolojinin herkesi izleme hakkı vardır.Bunun sorgulanması yasaktır.Şehvet vb. duygular devlet kontrolündedir…
Ve buna benzer argümanlarla kitabının her sayfasını döşer Orwell.
…
Huxley ise olaya farklı bakar Yeni Cesur Dünya adlı eserinde.İç Londra kuluçkalama ve klonlama deyip giriş yaptığı kitapta sizi ilk bölümde genetik bilgisi ile tarumar eder.Devlet şiarının istikrar ve hüküm olduğu o laboratuar kapılarından sizi sokar içeri ve çıkarmaz bir türlü.Sınıflar yaratan Huxley (alfa,beta,epsilon vs.) her birine görevler yükler çocukları tüplerde üretir.Doğumla beraber onlara görevler yükler,şartlandırır belli şeylere.Günümüz nanoteknolojinin ulaşmaya çalıştığı bir kıvama kafasından kilometreler önceden düşler ve devam eder.Dinin pek önemi yoktur,ama insanlar arasında ayrım vardır ve bağlı olacakları uyuşturucu da.(Soma)..Sınırsız seks.Hedonist yaşam..İsyana gerek yok.Bir şeye mi ihtiyacın var? Senin yerine düşünmüştür üst tabaka,sen merak etme.Bireyselleği yeren kitap,toplumsal aidiyete dem vurur ve onun üzerine şartlandırır seni.Tüm bunlar arasında ezilmişliğe ve ayrımlara karşın insanlar mutludur.Zaten amaçta budur.Ve kimse şikayet etmemektedir.Çünkü hazsal istekler olağan derecede ağır basmaktadır.Zor gibi görüne şeyler doğallaştırılmıştır..
…
Kısa içerik değinmelerinden sonra,arkamıza yaslanıp baktığımızda Huxley gerçekten de kazanmış gibi duruyor.Althusser “devletin ideolojik aygıtları”nda anlattığı işin ikinci ayağı olan “ideolojik” kısımda bu vesile ile su yüzüne çıkan yağ misali gibi duruyor.İnsanlar artık kendileri istiyor çiplerin enselerine takılmasını.(11 eylül paranoyasının nimetleri).Irak’ta artık ölümlerin olmadığı güne şaşırır oldular insanlarJaponya’da insansız okul yada diğer adıyla artık okullara gerek yok teknolojileri az kaldı Hurriyet’in manşetlerinde yer almaya .Zevk ve uyuşturucu bağlamında tam gaz devlet müdahalesi var.Ve artık yeni yollar yeni planlar zorla değilde zamana yayılarak göze sokula sokula kabul ettiriliyor.İnsanlar artık isyan edene “ne lan bu” dedikleri bir dönemece giriyor.Kabullenmişlik ve elbette sosyolojinin dediği gibi “hegomanya-doğallaştırma” meseleleri..
Gelecekte egemen güçler çok uğraşmayacak,zaten kuzu kesilecez..Huxley’e katılıyor; İnsan ve İnsanlar adlı kitabında “….Görülüyor ki bilgisizliğe katlanmayan insan ile bilgisizliğe katlanan daha doğrusu onunla bir olan hayvan arasındaki sınırı çizen bilgi sistemi bir çeşit ayaklanmadır.Düşünce konuşma,bilim ve benzeri bu ayaklanma ürünleri sonuçlarıdır.İnsanı insan yapan bu niteliğidir.İnsan ayaklanıp BAŞKALDIRDIĞI gün insan olmaya başladı” diyen Jean Bruller Vercors’e kucak dolusu öpücüklerimi yolluyorum..
10 Ağustos 2009 Pazartesi
Hesenê Cizîrî
Sabah karın ağrısı ile uyandım.Yataktan kalkamadım.Sırt üstü uzanıp gözümü tavana diktim ve öylece bekledim,karın ağrım geçer diye.Yarım saat geçti ama bana mısın demedi,bende içimden kendime bir not düştüm : "Ez nexweşîm"-ben hastayım- ..
Hasta olunduğunda bazı alışkanlıklar değişir,bazı yeni şeyler edinilir ve sonradan hobi haline getirilir.Aklıma hemen Julio Iglesias geliyor,futbolcu idi ve sakatlanıp hastaneye düştüğünde gitarı eline aldı,şimdi onu ve futbolu yan yana hatırlayan var mı? MFÖ'nün Fuat'da yanılmıyorsam hasta iken başladığı maket uçak işinde şuan başarıılı bir isim..Tabi benim öyle bir derdim yok ben evdeyim ve uzanmışım,geçmesini bekliyorum ağrımın..
Benimde yatağa düşme zamanlarında müziğe olan ilgim artıyor,müzik benim için çok daha anlamlı hale geliyor..Hele ki parçaların frekansı o anki ruhumu yakalıyorsa,bu benim için tedavilerin en büyüğüdür.Ameliyattanda ötedir..
İşte böyle anlarımda bir parça var ki;ben ona bitiyorum.Sevgili Hesenê Cizîrî'nin sesi ve "ez nexweşîm" parçası..Parça her ne kadar aşksal bir hastalığa atıfta bulunuyorsa da Hesenê Cizîrî'nin girişte söylediği "ez nexweşîm" öle bir söylem ve öyle bir derindir ki komaya giresiniz gelir.Sesi sizi üzer,ağlatır;çünkü kendisi bunu çok içten söylüyor severek söylüyor.Zamanında bağdat radyosundan onu ilk dinleyenler "ez kevokum'un hızlı ritimleri ardından bunu duyunca en az benim kadar karın ağrısı çekmişlerdir.Bir kuşak onu tanıyarak ve hayranlıkla,bir kuşakta onu bilmeden sevdi,sabah sabah dinledikleri Elîkê Betê, Bavê Seyro,Evdalim, Metran Îsa, Wey Lo lo, Ez Nexweşim, Bilbilo, Koçerê,Kevok im lêlê, Bejna keçikê, Nazliyê wey Nazliyê vb. şarkıları ile.
Sayıklıyorum "Gewra minê mîn go ez nexweşîm / de were ser mîn " ve bu büyük sesin gizemini anlamaya çalışıyorun.Aklıma Evdilê Koçer'in onun hakkında söyledikleri geliyor.Sahi ne diyordu? "Onu dinlediğim zaman kürtlüğümü seviyorum,ben hastayım parçasını dinlediğim de deli oluyorum,çöllere düşecek kadar deli.." sonra ekliyordu sevgili Koçer "filozoflar der ki;bir ülkenin kanunlarını müzisyenler koyar".Dengbêjler söz ustalarıdır ve sözleri de aslında kanun kladar değerlidir.Hesenê Cizîrî' de kanunlarını söylemişti kendi icra ettiği onlarca stran ile.
Platon'un ideal devlet ütopyasında da müzik yerini alır ve müziği devletin en büyük görevleri arasında sayar.Çarpıcı değilmidir bu? Kendisi devam eder;madem devletin en büyük görevi halkını erdem ve huzura göre yetiştirmektir o halde beden için nasıl ki idman bu işin ilacı ise ruh içinde müziktir.Bunun başka yolu yoktur der Platon.
Hesenê Cizîrî de ruha iyi geliyor pek çok çağdaşı gibi. "Aman aman koçerê" dediğinde de "ez evdalim" dediğin de.Sesinin ve kürtçesinin duruluğu,güzelliği nağmeler arasında akıp gidiyor.Kürt Kültür Enstitüsü'nün Duhok şubesi,klasik kürt müziğinin duayenlerini tek tek derleme çalışmaları kapsamında bu büyük sese de el atmıştı ve 5 cd'lik,yaklaşık 60 parça ile sevenlerine sunmuştu.Kendisinin kısa hayat hikayesi de burada sunuluyor.Aktarmak gerekirse "1917 yılında Cizre'de doğan Hesenê Cizîrî, ailesinin ekonomik koşullarından dolayı Zaxo'ya göç eder. Ailesinin yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle Cizîrî çocuk yaşta farklı işlerde çalışmaya başlar. Önce bir kalaycının yanında çırak olarak çalışan Hesen Cizîrî, bu sırada dolaştığı köylerde ezgiler söyler. Yaşadığı ortamdan, zorluklardan dolayı daha 10 yaşındayken Cizîrî'nin gözlerinin feri sönmeye başlar ve birkaç sene sonra tamamen gözlerini kaybeder. 1941 yılı Cizîrî için bir dönüm noktasıdır. Çünkü artık Bağdat Radyosu'nda Kürtçe şarkılar söyler. 1961 yılında Bağdatlı bir kadınla evlenen Cizîrî, iki kız ve bir oğlu olur; 1976 yılında tekrar Zaxo'ya döner ve ömrünün sonuna kadar orda kalır. Hesen Cizîrî, 'Kevokim', 'Metran ësa', 'Kevokim', 'Ez nexweşim', 'Nazliyê wey Nazliyê', 'Elîkê Betê', 'Evdal', 'Bilbilo', 'Koçerê', 'Bejna keçikê' gibi ve daha onlarca unutulmaz ezgiye imza atar. Cizîrî söyler ezgilerini, Kürt sanatına bir şeyler katmaya çalışır ama hep sahipsizdir ve sahipsiz ölür birçok Kürt sanatçı gibi. 1983'ün Ağustos'unda hayata gözlerini yuman Cizîrî ardından onlarca ezgi bırakır."...
Evet malesef sonları genel itibari ile hüzünlüdür büyük kürt seslerinin.Seslerin şahı olarak kabul eidlen Şakiro, İzmir'de açlıktan 95 yılında vefat etti.Adını bilmediğimiz onlarca ses sefalet içinde aramızdan ayrıldı.Sahip çıkılmadı.Hesenê Cizirî'de bunlardan biridir.Salihê Kevirbîrî'nin bir yazısında okumuştum.Üstad Cizîrî,Zaxo’da vefat ettiğinde, evinde üç gün zorunlu bekletilmiş.Çünkü sahibi yok.
Asıl şaşırtıcı olan ise bunca yoksulluk ve rezalet içinde nasıl olurda böyle parçalar yaptığıdır,yaptıklarıdır,yapabildikleridir.Bir gün bunu anladğımızda,Dengbêjlerin ve klasik kürt müziğinin de sırrını anlamış olacağız..
Ve benim hala karnım ağırıyor,sırf en nexweşîm'i dinlemek,yatakta kıvranmak için hep ağırsın,pekte umrumda değil!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)